ANARŞİST
Sesin çatlıyor
Ey dillerin çatallanan bahçesi
Kararsız bir dilim ekmek gibisin
Ve ısırıklara duyarsız
İçinde fare boku çıksa
Yine fırından bilecekler
Az önce söndü
Ekmek bulamıyorlarsa ihtilallerin
İhmâle gelmez pastası
Bir kere dile geldim
Onu da bir kaşık kelâmda boğdular
Ağzın yüzün zehir zıkkım
Hani su içerken dokunmazdı yılanlar
YAMAÇ
Şimdi anlatacaklarım, bundan yaklaşık 25 yıl önce gerçekleşti. Maddeler hâlinde sıralıyorum… İzin verirseniz tabii:
• Çok net bir şekilde itiraf edebilirim ki Mart ayıydı. Yerde buz kütleleri ve çöp ıvır zıvırları vardı. “Herkes kapının önünü süpürse, ne güzel olurdu hayat” zevzekliği/zırvalığı ayyuka çıkmıştı. Yani insanlar prensip diye benimsedikleri kıskaçlara bile bile lades olmuşlardı.
• Yamaç paraşütünü yapacak insan kütlesi ve olaya mekân teşkil edecek kayaç kütlesi henüz oluşmamıştı. “Yamaç, paraşüt ve yamaç paraşütçüsü” üçgeni birbirinden çok uzakta birer kıta parçasıydılar ve bir araya gelecekleri onlarca yıl sonrasını hasretle bekliyorlardı. En azından ülkemiz için durum böyleydi.
• Sonra bir şey oldu ve insanlar birden bire çevrelerinin ve buralara sıkıştıracakları hayatların garanti belgelerini alabilmek adına deli bir çaba içerisine girdiler. Çünkü huzur ve rölanti kavramları, ancak ve ancak karşılıklı olduklarında ve bir araya geldiklerinde insana güven veren bir olguya dönüşebiliyordu. Bunun için de insanın elinden gelen her şeyi yapması son derece doğaldı. “Her yol mübah” kavramı ise, bu noktada yöntemlerle vicdan arasına sıkışan genel geçer bir düstura dönüşmüştü.
• Enerjisi yüksek ve eğlenebilen ve daha da öte eğlendirebilen beyinlerin varlığı, bunu ötelemeyi yeğlemiş beyin düzlemlerine çok ağır gelmeye başladı. Ve bir kaçınılmaz son olarak o beyinlere var güçleriyle saldırıp siyanür damlattılar. Var oluşlarını karadelik anakronizmalarında birer yok oluşa dönüştürmek adına üstelik de! Yoksa eğlence kavramının kendisi, tarihin her döneminde insanoğlunun ne menem bi’illetiydi de, o enerji fışkıran beyinler bu illetten bihaber bi’hâlde açbilaç dolaşmak gafletine düşmüşlerdi; anlaşılır gibi değildi!
• “Gülmeyin! Ciddi olun! Adam gibi olun! Ağır olun, adam bilsinler!...” tanımlamaları havalarda uçuşuyordu. Bu ahval ve şerait içinde kimse kalkıp da, ‘adam gibi ol!’ açılımını daha ana rahmine düşmeden bi’zahmet kadınlarımıza da anlatın ki, beyin süper gelişimlerini tamamladıkları 2 yaşlarından itibaren paranoyak bir şizofreni yaşamaya başlamasınlar!” demedi… Diyemedi!
• Dışarıda dolunay vardı! Kurt adam ve Vampir Savaşı kızışmış, arada bir diş göstermeyi ve kılıç bilemeyi bırakıp gülmeyi yeğleyen vampirlere pek bi’sinir olunmaya başlamıştı. Kurt adamlar malum doğaları gereği gülme edimlerini evrimin bir başka pazartesine ertelemek ve ötelemek zorunda kaldıklarından, en azından bu durum uzun bir süre böyle devam edeceğe benziyordu.
• Su içmek için dereye inen koyunlarla köy meydanına su doldurmaya gelen taze gelin adayları rastlantısal bir düzlemde karşılaştıklarından, ilk kesişme ve getirisi ilk görüşte aşk” vakası yaşanamamış ama bakışların anlamsızlığı son derece komik bir düzlem yaratmıştı. Nedense kimse gülmüyordu; ne koyunlar, ne de tazeler!
• Düzlemden doğruya, doğrudan noktaya giden yolda insanlar inançları ve dogmaları uğruna kendilerini kalıptan kalıba sokmaya devam ettiler. Kalıplarını mı, yoksa kendilerini mi önce dolduracakları belirsizliği önlerinde boylu boyunca uzandığını gördükleri hâlde, sıkıcı kere sıkıcı olmaya devam ettiler.
• Everest’le Ararat arasına bilmem kaç bin km.’lik bir halat çekildi. Kota farkından dolayı, iplerde yürüyenlerin birbirleriyle karşılaştıklarında anlatacakları çok az şeyi kalmıştı. Onlar da dil ve aksan uyuşmamasından dolayı ziyadesiyle gümbürtüye gitti.
• Dar coğrafya dar mekânlar, dar mekânlar da dar kafalar doğurduğundan, sıkışan kafaların çıkardıkları seslerin frekans aralıkları ancak ve ancak polis tesislerinde duyulabilir ve dinlenebilir hâle geldi. Bu durum kafalarda ister istemez, “birileri birilerinin çok kötü polisliğini mi yapıyor? Ve birimiz hepimizin, hepimiz de birimizin polisi miyiz yoksa?” sorularının doğmasına neden oldu.
• “Anne ben içimdeki çocuğu… Anlarsın ya… Hani kaybetmesem diyorum… Beni olgunluk testinden geçirecekseniz bile, geçirmezden önce en azında 50 kentilyon doz anestezi yapsanız” demiştim ayılıp bayılıp, “ayılana gazoz, bayılana limon” demeden az önce.
• İnanç ve dogma sorgulamasının 17. basamağı olan ve 6 kriptomega uzaklıktaki Gezegen Voltaireum’a ulaşmadan az önce Leyla’dan geçme faslındaydım Mevla’yı bulma yollarında! Ve beni kendime getirmek ve haddimi bildirmek için dürtüklemedikleri her döngüde eğlenebildiğimi hatırlıyordum her nedense!
• Üç çocuk geçiyordu dar sokaklardan… Somurtan ikisini alıp sepete koydular. Altın yumurtlayan tavuğun yumurtaları arasında tarihteki ve aramızdaki yerlerini almaları hiç de uzun sürmedi. Prototiplere tüm follukların ve kapıları açıktı ne de olsa! Güleni cezalandırmak için de, bi’şişenin içine koyup üzerine de şöyle bir not yazdılar: “ Gülmekten ya da havasızlıktan ölmediyse, elinize aldığınız her yerde o sizindir artık. Lütfen höpürdetmeden içiniz ve olur olmaz geyirtmesine müsaade etmeyiniz.
• Yaşı geçkince bir ipek böceğine Nuh’un Gemisi siparişi verildi. Nadide ipek gövde ıslanmasın diye üzeri naylonla kaplanan gemi kızakla suya indirilmeden az önce, içine her canlı türünden birer çift ve her çiften güzel bir öpücük alındı; üstelik de al yanaklardan!
• 30’ların kadını kıvamındaki büyükannelerimizin buruşmuş ve fakat ifadesinden asla bir şey kaybetmemiş anlam dolu yüzlerine Fak Fuk Fon’dan ayrılan ödeneklerle gülme efektleri monte edildi. “Yaşlılar da güler; hem de ne güler” naraları eşliğinde hem de!
• “Ben sineye çekilmem bire melun!” diyen tüm melun şapkalar en olmadık yerlerde kafalardan çıkartılıp kalbe götürülmek, ama asla değdirilmemek suretiyle önce içleri cız ettirildi, sonra da “hay senin, içi kafatası çeperiyle kaplanmış silinirdik, amfibik ve bir o kadar da içi boşaltılmış hissiyatına!” denilerek kendisiyle feci şekilde alay edildi.
• “Aksi, Kırmızı Bisikletimin Aksına Düşen Mavi Desenli Kız” gibi mükemmel şarkı sözlerini pschedelic evreninden gezegenin her tarafına yayan yetmişlerin unutulmaz gruplarına atıfta bulunmak için şehirdeki tüm kırmızı bisikletlere mavi rujla Amazon Kadını portreleri çizildi… Sonuç tam bir hüsrandı: Kırmazıyla mavinin buluşması, bakan gözleri morartan bir gerçekliğe dönüşmüş, “bir uzay yeşilidir sarıyla mavinin buluşması” dizeleri bir başka bahara ertelenmek zorunda kalmıştı.
• Aşkın Doğası’nın son tecellisi şu olayla sabitlendi ve aşka yelken açan her frekans aralığı için bir daha asla değiştirilemeyecek vazgeçilmez bir değer hâline geldi:
SUMMER OF 69
69 yazında İstanbul'un garip bir mekânında elindeki süt kovalarıyla bir evin zilini çalan sütçü Bryan Adams, kapıyı açan beş çocuk sahibi Sana Aşk Şiiri Yazılmaz Neriman'a son derece samimi bir ifadeyle, "Beyninin içine girip bana nasıl baktığını görmek istiyorum" der... Ve şöyle bir karşılık alır Sana Aşk Şiiri Yazılmaz Neriman'ın dudaklarından: "Bugün sadece iki litre istiyorum...”
Dudağın ve saçın her rengine arada bir siyah ve beyaz da ekleyebilenlere… Gerisi zırva zaten!




