giriş için:

kullanıcı:
parola:

yazılar

yenile

ara

yazı :
yazar :
tarih :
takvim
takvim

ben dinledim sevdim siz de dinleyin

 

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=ZRbIio-G7RM

bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor
çünkü bir yerinden tutsam öbür ucu kopuyor

sözleriyle aslında hayatımızı özetlemiş şarkıdır.

hayatta da bir şeylere baştan başlamak istemez miyiz hep? hani geçmişe dönüp keşke şöyle yapsaydım dediğiniz olmuyor mu hiç? 
eminim ki oldukça çok oluyor. murphy amcamız sayesinde sürekli tersliklerle giden bir hayatı düzgün yaşamaya çalışıyoruz. çabalıyoruz bir şeyler yapıyoruz. bu şarkı da bunu anlatıyor işte. tam da hayatımızı anlatıyor.

 

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=F-SLI-TFyUs

 

her geleni yok sayıp darlanmaksa benim tarzım
her gelene hırlayıp harlamaksa farzım
her gidenin ardından ahlanmaksa arzım
belki de bana benim gibi bir ahmak lazım

klipteki hatunun hali hepimizin ucuz amerikan filmi depresyonu yaşadığımız gösterir ki eminim çoğumuz aynı durumda kalmışızdır. en azından ben bir süre elimde nutellalar, dondurma kutuları üzerimde yorganım ve elimde tv kumandasıyla baya vakit geçirdim. bir dönem beni anlattığını da düşündüm nakaratıyla. sonra da ahmağımı buldum sanırım şarkıyı bir kenara attım. hala ara ara dinlerim ama şu an olduğu gibi. güzel şarkıdır vesselam.

 

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=-8ImFTe-e1M

 

sen anlat anlarım

ağlatırsan da ağlarım

sen tamirat sesiysen tepemde

yaparım arıza çıkarır

eski sevgiliye söylenecek şarkı nedir deseler onlardan biri bu olurdu sanırım. cenk durmazel manyak bir adam yaa. bu kadar harika ve sözleri böylesine güzel şarkılar yapmak ancak manyak bir adama mahsus olabilir.

deli bildiğin. şarkılar da deli.

 

not: ben hala video eklemeyi bilmiyorum.

sevilen firmalar: TTNET

Dün gece şu an bilinmeyen bir sebepten ötürü etraftaki diğer wireless'lara bakarken süper eğlenceli bir manzara ile karşılaştım ve arkadaşı ciddi takdir ettim. 

Fazla uzatmadan: 

Barış Manço - Live In Tarsus(1975)

 

Barış Manço'nun o yıllarda verdiği sayısız konserlerden sadece biri. Bir amatör makara teyp kaydı. Ancak, taa 1975'lerden günümüze gelmesi açısından mühim bir materyal. Barış Manço'nun en verimli yılları söz konusuysa eğer; gözü kapalı üstüne atlanılası bir tarihi eser. Kurtalan Ekspres'in ilk formasyonu tarafından kotarılan konserde Barış Manço klavyeli'leri de çalmış. Özellikle "2023"'te bunu bariz şekilde görebiliyoruz. Konser'de dikkati çeken en önemli özellik (bana göre) Barış Manço'nun seyirciyle olan iletişiminin 1975'te de aynı olması, 1995'te de. Bu da bir korsan çalışma; ancak, böyle korsana can kurban. Böylesi bir "bootleg" eserlerin "kazı çalışmalarıyla" gün yüzüne çıkması dileğiyle; sözü dönemin Kurtalan Ekspres gitarcılarından Samim Boztaş'a bırakalım ve konserin hikayesini ondan okuyalım:
 
"-Ben müziği 1978 yılında bıraktım ve 1979 yılından beri Adapazarı'nda yaşıyorum. 1975-1977 yıllarında Kurtalan Ekspres'de gitar çaldım. O yıllarda çok fazla önemsemediğim bu durumun artık belgesel bir nitelik kazanması gerçekten çok hoş ve gurur verici. Anlıyacağınız Kurtalanda çalışmanın ayrıcalığını daha yeni anladım. Sizlere müteşekkiriz genç arkadaşlar. Bizlerin sadece kendi hayallerinde kalan şeyleri tekrar ortaya çıkarıp bizleri mutlu ettiğiniz için.
Gelelim LİVE İN TARSUS 1975 konserine;
Çok uzun bir turneydi. 45 gün sürdü. Karadeniz Bölgesinden başladık hemen hemen bütün Anadoluyu dolaştık. Tarsus'da bu duraklardan biriydi. O kadar yoğun bir tempoydu ki artık hangi şehirde olduğumuzu bile bilmiyorduk. Ancak o konseri iyi hatırlıyorum. Konser kayıtları konusuna gelmeden önce size kısaca Ohannes'den bahsetmek istiyorum. Kendisinin fanatikçe diyebileceğimiz bir hobisi vardır. Her şeyi ama herşeyi kasete kaydetmek (o zamanlar sadece bu vardı.) Boynuna astığı Philips teybi ile ilginç bulduğu her şeyi kayda alırdı. İşte bu konseri de o iğrenç teyp ile kaydeden kendisidir. Yani kayıt sadece bir hobi olarak yapılmıştır. Kayıt kalitesi düşünülmemiştir. Ayrıca bu turnede bas gitarcı Panço(Mithat Danışan) ve Klavye çalan Murat Ses yoktur. Bas gitarı kim çalacak diye Ohannes ile yazı tura atardık. İşte Tarsus konseri bu şartlarda verilmiş ve en son kaydı düşünülebilecek bir konserdir. Ama 32 yıl sonra ortaya çıkmış olması onun değerini arttırıyor. Kayıtların Ohannes tarafından Destur firmasına verildiğine ben inanmıyorum.Firma bunu mutlaka dolaylı yoldan ele geçirmiştir.
Ne şekilde olursa olsun hatıralarımızı tekrar canlandırdıkları için herkese teşekkürler.
Samim Boztaş"
 
1)Intro
2)Ben Bilirim
3)Yine Yol gorundu Gurbete
4)Bir Bahar Aksamı
5)Yol Verin Agalar Beyler
6)Hey Koca Topcu
7)2023
8)Kol Basti
9)Uzun Ince Bir Yoldayim

Akın var,Paris'e akın, bize yamuk yapan RSF'yi öpmeye gidiyoruz

 

Bugün müthiş bir habercilik yapıp dünya basınının tamamını atlatacağım, bilmiş olun!

Ama önce, kişisel tarihimde geçmişe doğru uzun bir sıçrama yapacağım. Halâ devam ediyor mudur, doğrusu bilemiyorum. Çocukluğumda, ki bu durumda 1960’ların 2. yarısıyla, 1970’lerin ilk yarısından bahsediyoruz demektir, okullarda uygulanan ve sosyolojik ve pedagojik bakımlardan enteresan ve çok katlı okumalara müsait olan bir adet, hatta deyim yerindeyse bir çeşit ritüel vardı.

Yılda iki kere, tam da karnelerin dağıtılacağı günlerde, ilkokul ve ortaokul talebeleri okul bahçesinde toplanır ve okul müdürüne ve öğretmenlerine hitaben şöyle bağırırlardı:

‘Akdeniz Karadeniz, karneleri isteriz; şayet zayıf gelirse, öğretmene küseriz!’

Bu mâninin ilden ile, yıldan yıla, okuldan okula, hatta sınıftan sınıfa değişen şu şekildeki versiyonları da vardı:

‘Akdeniz Karadeniz, karneleri isteriz; şayet karne gelmezse, müdüre de gideriz!’, ya da, ‘Akdeniz Karadeniz, karneleri isteriz; eğer zayıf gelirse, müdüre de gideriz!’.

Bu deyişin, özellikle lise son sınıf talebeleri tarafından dillendirilen ve dönemine göre oldukça cüretkâr sayılabilecek bazı versiyonları vardı ki, onların, yüzlerce ergen ve sıtma görmemiş hançereden birden okul bahçesinde haykırılmasının eğitimcilerimizi çok da mutlu etmediğini tahmin etmek zor olmasa gerektir.

İşte bu ‘sakıncalı’ mâni versiyonlarından ikisi:

‘Akdeniz Karadeniz, karneleri isteriz; eğer zayıf gelirse, müdürün kızını isteriz!’, ‘Akdeniz Karadeniz, karneleri isteriz; eğer zayıf gelirse, müdürü de öperiz!’.

Yukarıdaki son mâninin, öfkeli lise talebeleri tarafından, bazı durumlarda, çok daha sert ve müstehcen formlarda haykırıldığının vâkî olduğunu sanırım siz de rahatlıkla kestirmişsinizdir.

Eğitime dair olan yukarıdaki tecrübemi, Kuzey Yarımküresindeki yüzlerce milyon öğrencinin karnesini alıp yarıyıl tatiline girmiş olduğu aktüel bilgisiyle birleştirip, buradan bir başka düzleme sıçrayarak bir analoji yapmaya çalışacağım. Bu kabil bir not verme ve tabiri caizse, karne dağıtma meselesinin sadece okullara özgü bir uygulama olmadığını da pekalâ biliyoruz. Meselâ, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters Without Borders) - RSF, her yıl yaptığı üzere, bu yıl da, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksini açıklayarak, iştigal sahasına giren meslek erbabı bakımından ülkelerin kondisyonunu insanlıkla paylaştı.

İşte, dünya ülkelerinin, 2011 yılı sonu güncellenen bilgileriyle oluşan küresel basın özgürlüğü sıralamasına ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgi ve yorumlara erişebileceğiniz söz konusu kuruluşun resmi linki:

http://en.rsf.org/press-freedom-index-2011-2012,1043.html

Bu sıralama, doğrusu bizim moralimiz bozacak gibi gözüküyor.  Zira, Türkiye, bunda, geçen yıla göre tam 10 basamak birden gerileyerek 179 ülke arasında 149. sıraya inmiş durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün (RSF), Türkiye’yi az gelişmiş ülkeler arasına sokan, bir diğer deyişle, bize nerdeyse küme düşürten bu değerlendirmesinin dayandığı gelişmelere burada girmek niyetinde değilim. Zira, bunları, bu topraklarda yaşayan herkes az çok bilmektedir. Öte yandan, verdiğim linke tıklanıldığında, konuya dair oldukça ayrıntılı malûmata erişmek de mümkündür.

Yazımın devamında, bu metnin henüz ilk satırında müjdelediğim o dünya çapındaki gazetecilik başarımı paylaşacağım.

Evet, kedi olalı, neredeyse 40 yıldır, bir fare yakalamayı becerdim sonunda!

Mesleki sır olduğu için paylaşamayacağım çok özel kanallardan, yine meslek sırrı sayılabilecek olan çok büyük fedakârlıklarla ve tabii ki yine meslek sırrı olması icap eden olağanüstü maharetlerle elde ettiğim özel istihbarata bakacak olursak, RSF’nin başı fena belâ.

Neden? Neden olacak, başta, yukarıdaki sıralamada son 5 sırayı işgal eden İran, Suriye, Türkmenistan, Kuzey Kore ve Eritre olmak üzere, bu ligdeki yerlerini beğenmeyen çok sayıda ülkenin temsilcisi, önümüzdeki günlerde RSF’nin Paris’teki merkezi önünde büyük bir protesto gösterisi yapmaya karar vermiş de ondan.

Gösteriye Türkiye’den temsilcilerin katılıp katılmayacağı henüz meçhul. Ancak, söylentilere bakılacak olunursa, katılması kesinleşen ülkelerin Türkiye’yi de bu protestoya dahil etmek için yoğun bir kulis faaliyeti yürüttükleri de bir vakıa imiş.

Güzel ülkemizin yöneticilerinin temsil durumunun muallâkta olduğu bu protestoya milletimizin muhayyele gücünün ve espri yeteneğinin sembolik bir katkısı ve katılımı an itibarıyla zaten gerçekleşmiş durumda muhterem kârîm.

Mezkûr protestonun tertip komitesi, ülkemizde gerçekleştirdikleri temaslar sırasında, gösteride haykırılacak sloganların en gösterişlisini, en kapsamlısını ve en anlamlısını Türkiye’li mevkidaşlarından elde etmiş durumda.

İşte, Protesto tertip komitesinin kullanım hakkını aldığı ve Türkiye insanının yaratıcılığının ürünü olan o derin ve anlamlı slogan:

‘Atlantik ve Pasifik, biz bu sıralamayı beğenmedik; Şayet Paris’e gelirsek, Sınır Tanımayan Gazetecileri öperik!’

Bütün dünyayı atlatan yukarıdaki haberciliğimle bu sene Pulitzer’i alır mıyım bilemiyorum doğrusu. Ancak, Türkiye’de yılın gazetecisi seçilmeyi fazlasıyla hak ettiğime inanmaktayım.

O da olmadı, hiç olmazsa saygın habercilik kuruluşu http://www.zaytung.com/ ‘un yazar kadrosuna davet edileceğimin ümidi içerisindeyim.

Yukarda paylaştığım atlatma haber öyle enteresan ve önemli ki, bir an için zihnime üşüşen ‘Zaytung gibi, küresel ölçekte saygınlığı ve kredibilitesi olan bir mecraya ismimi yakıştırarak, acaba hak etmediğim ve lâyık olmadığım bir konuma mı talip oldum?’ kaygısını derhal silip atıyorum kafamdan. Evet, evet, diğer ihtimalleri bilemem, lâkin, bu gazetecilik marifetimden sonra Zaytung yeni adresimdir dediğimde, bu hiç de imkânsız görülmüyor artık bana.

Theo Angelopoulos da 'Sonsuzluk ve Bir Gün' oldu işte!

 

Dünyaca ünlü Yunanlı film yönetmeni ve senarist Theo(doros) Angelopoulos (1935 – 24 Ocak 2012) Pire yakınlarında devam eden bir film çekimi sırasında, karşıdan karşıya geçerken, bir motosikletin çarpması sonucu öldü. Yunanistan’ın etkili gazetelerinden Kathimerini, kazaya yol açan aracın polise ait olduğu iddia edip, olayın şaibeli olabileceği ihtimalinini manşetten paylaştı.

Ustanın en çok izlenen, popülaritesi en yüksek filmleri olan ‘Ağlayan Çayır’ı, ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ü, ‘Ulis’in Bakışı’nı ve ‘Zamanın Tozu’nu sayısını unuttuğum kadar çok izledim.

Bu filmleri sayesinde beni (birçoğunu birazdan paylaşmaya çalışacağım çeşitli sebeplerle) derinden etkileyen yönetmeni, yazımın devamında anarken, sırf pratik olması hasebiyle, TA inisiyalini kullanacağım. Bu arada, aşağıdaki satırlar, şayet, bir aralar İstiklâl Caddesi ‘nin müzikal alâmet-i farikası haline gelen ve bu yüzden de kimilerince ‘Pera Cumhuriyeti Milli Marşı’ diye vasıflandırılan   http://www.dailymotion.com/video/xeeh2t_to-vals-tou-gamou-eleni-karaindrou_music  eşliğinde okunursa, metne çok uygun bir ambiyans oluşur diye de düşünmekteyim naçizane.

Son bir notu daha paylaşıyorum. Ölmeseydi şayet,TA, gelecek ay İstanbul’da olacaktı http://www.turkpsikanaliz.com/tr/duyurular.asp?id=60 ve ben bu sırada bir punduna getirip tanışacaktım ustayla. Öyle plânlamıştım, lâkin, olmadı, olamadı işte…

Dedim ya, benim için çok özel biriydi TA. Bu yüzden de, alışılmış bir ölüm sonrası yas yazısı, kapsamlı bir ölüm ilânı, bir tür biyografi, ya da bir obituary gibi olmayacak yazım. TA’un, yukarıda da değindiğim gibi, her birini onlarca defa izlediğim 4 filminden bende kalan izlenimler, sezgiler, hissiyat olacak takip eden satırlarımı tayin ve tanzim edecek olan entiteler.

Son 40 yılda sektöre giren bütün kaliteli yönetmenleri bir şekilde etkilemeyi bilen TA, sinemasını kurarken, ismini saymayı unuttuğum diğer auteur’lerin yanısıra, bana kalırsa en çok Bergman, Tarkovsky, Antonioni, Kurosawa ve Fellini’den etkilenmiştir.

Gerçek bir auteur’dü o. 7. sanata gerçekten değer katanlardan ve kendi özgün sesini ve lisanını yaratmayı başaranlardan olarak terki dünya eyledi..

Tarih denen o büyük anlatıyı, Yunanlıların ve sosyalizmin geçmişiyle ilgili kısımları esas olmak üzere, bir ana tema halinde sürekli işledi. Bellek, hatıralar, hatırlamak TA’nın kovaladığı (yoksa onlar mı ustayı sürekli takip ediyorlardı?) diğer favori izleklerdendi.

Hayat, hayatımız dediğimiz o büyülü, o esrarengiz, o anlaşılmaz, o mucizevi ‘ŞEY’, aslında daha önce yaşadığımız bir hayattan unuttuklarımızı hatırlamak mıdır acaba? Yoksa, yoksa sakın bizler, bütün bir insanlık alemi; Olimpos dağının zirvesinde mukîm tanrılarla yarı tanrı titanların gördüğü düşlerdeki hayali, uçucu, gerçekliği olmayan karakterlerden mi ibaretiz?

Yolculuk, (ister gönüllü, ister gönülsüz yapılanından olsun, ister zihindeki anıları kovalasın, isterse de gerçek dünyadaki hakiki insanları izlesin) seyahat TA’nın bir diğer favori teması ve takıntısıydı. TA bütün yolculukların izini süren bir izci, bir ‘Stalker’di. Çocukluğa, hayatımızın o altın, o mes’ut, o neşeli çağına yapılan bir yolculuk; kaybettiğimiz ya da kovulduğumuz cennete, Aden Bahçesine yapılan bir yolculuk, sevgimizi kanıtlamak ve yurttaşlarımıza verdiğimiz sözleri yerine getirmek, yurdumuza karşı olan vazifelerimizi ifa etmek için yaptığımız yolculuk; bizi neredeyse ilâhi bir tutkuyla sevip de, yıllardır bıkmadan   - usanmadan ve tabii ki ihaneti aklından bile geçirmeden (kaderini, kaderimizi örerek ?) bekleyen sevdiğimize kavuşmak için yaptığımız yolculuk; kendine, kendi belleğine yapılan yolculuk; hicretler; tehcirler; sürgünler….Bütün bunlar TA’nın sorun ettiği unsurlardı.

Hani bazı insanlar ‘yazmasam, bilimle uğraşmasam, felsefe yapmasam ölürüm’ derler ve biz bunun doğruluğundan, sahiciliğinden zerrece kuşkuya düşmeyiz ya, işte TA, yaşamak için bildiği yegâne duruş olan film çekmeyi bu yüzden seçmişti adeta. O, rafine ve pür bir sinemacıydı. Çektiği filmleri çekmeseydi yaşayamazdı bence; sinemasının hayatında işgal ettiği yere bakınca,  bu cümlenin onun ontolojik duruşuna çok denk düştüğüne inanıyorum.

Çok zor izlenen filmler yaptı, bu yüzden de az izlenirdi. Yavaş gelişen ve anormal uzun olan plânların oluşturduğu eserleri; video oyunu ya da müzik klibi kıvamındaki Holywood yapımlarının tam zıttıydı. TS, filmlerinin dingin plânları, çok yavaş ilerleyen temposuyla izleyicisine sanki ‘yavaşla’ diyordu, ‘hızlıyken düşünemezsin, anlayamazsın, fark edemezsin. Bu yüzden yavaşla!’.

TA yerden göğe kadar haklı bana kalırsa; post-modern tahayyülün ve tasavvurun baskın elemanları olan sür’at, hız, acele etmek ve koşmak, anlamanın ve anlamın katledildiği verili aktüel uğrakta aranan ‘olağan şüpheliler, doğal katil zanlıları’ olsa gerektir, öyle değil mi?

İzleyicisinde, sanki hareketsizmiş intibaı yaratan bir kamera, yavaş akan, hatta zaman zaman hiç akmayan çok ama çok uzun plânlar sizi sıkabilir. Ancak, o kadrajların çerçevelediği plânlar öyle tabloları resmederler ki, izleyicisine de şunu söyletirler eninde sonunda: TA, sinemanın, 7. sanatın ve kameranın şairi olmalı!

Ken Loach bugün halâ sosyalistken, TA epeydir o kamptan değildi. Loach, halâ da bu muhalif duruştan beslenen ve dönüp o duruşu besleyen ve konsolide eden filmler yapmaya devam ederken, çok uzun süre önce onunla aynı duruşu paylaşan TA ise, reel sosyalizmin devrime ihanet etmesine dayanamadı ve terk etti muhalif sosyalist mesajlar veren filmler yapmayı.

Evet, kamerasını sosyalist mücadeleye adamaktan vazgeçeli çok olmuştu ama, bu onun apolitik bir sinemasal duruşa sahip olduğuna ve politik mesajlar içermeyen filmler yaptığına işaret etmez hiç kuşkusuz. TA; zulme, ırkçılığa, kadın ve çocuklara yapılan kötü muamelelere, politik şiddete maruz kalanlara, yurdunu ve yakınlarını terk ederek kaçmak zorunda kalanlara ya da sürgün edilenlere sürekli olarak kamerasını çevirdi. Göç, sürgün, yurtsuzluk, yoksulluk, mülksüzlük, geleceksizlik, belirsizlik, geleneklerin dağılması, ihanet, sadakat, karşılıksız aşk, kır hayatının çöküşü, babanın elinde olmayan nedenlerle evini ve ailesini terk etmesi ya da ölmesi  – öldürülmesi , ailenin dağılması TA sinemasının sürekli sorunsalları olageldi. Bu yüzden de TA, politik slogan atmadan politik duruş sahibi olan ender auteur’lerden birsi olarak yazdırdı adını 7.sanatın büyülü sayfalarına.

‘Sürekli inisiyalle anarak ustaya acaba saygısızlık mı yapmaktayım’ şeklinde bir kaygı peydahlayıverdim birden ve onun tam ve orijinal ismini bir kez daha yazarak vicdanımı rahatlatmak istiyorum. Evet, Theodoros Angelopoulos’un, beni, ruhumun en derin labirentlerinden ve benliğimin en karanlık katmanlarından yakalayan mahiyeti, onun sinemasının sahip olduğu metafizik boyutuydu. Kendisi sürekli olarak metafizik problemlerle hemhal olduğundan olsa gerek – ki, bu tabiatı, onu, ister istemez filmlerini çoğunlukla varoluşçu bir felsefi zemin üzerinde inşa etmeye icbar etmişti – filmlerindeki en sıradan karakterlerin bile daima bir fizik ötesi kaygı ya da sorunsalları olurdu. Genel film izleyicisi için anlaşılmaz, sıkıcı, sevimsiz ve itici olabilen bu durum; benim gibi TA fanatiklerinin aradığı felsefi temaları ve içinde kaybolmayı yeğlediğimiz geniş ve derin afâkı (ufukları ) sağlayan fevkalâde önemli artılardı.

Varoluşçuluk ve metafizik kaygılar gibi her biri kendi başına problemli alanlardan beslenen filmler yapınca, ister istemez bazı handikaplarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Çok sayıda ‘demir leblebi’ sayılabilecek ağır temayı birlikte işlemek ve bunun doğal ve zaruri bir sonucu olarak da, karakterlerine çoğu zaman ‘felsefi replikler’ yakıştırmak TA sinemasının yumuşak karnı ve aşil topuğuydu. İzlediğim 4 filminde de ‘büyük büyük’ konuşulan öyle sahneler vardı ki, filmler işte tam da bu plânlarda çok ciddi manalarda samimiyet ve inandırıcılık sorunları taşımaktaydılar.

Varoluşçu olduğunu söylemiştim büyük ustanın. Bu demektir ki, TA, sinemasında esas olarak bireyin, insan teklerinin trajedisini çekti. Kimdi bunlar? Bunlar, ağırlıkla aydınlardı. TA, kendi küçük obasının, dar çevresinin sorunlarını filmografisinin ve retrospektifinin merkezine aldı. Bu durum, onun sıradan insanların dertlerine uzak durduğu anlamına gelmez hiç kuşkusuz. Büyük auteur, sıradan eşhası da çekti. Ancak, onları, onlarla empati kurarak, onlar gibi hissetmeye çalışarak değil de, Homeros gibi, Aristofanes gibi yazdı. Bir diğer deyişle, TA’un filmlerindeki en sıradan karakterler bile, büyük kayıpların ve görkemli hezimetlerin trajedik kahramanları olarak resmedildiler.

İnsan varoluşunun trajedik açmazlarını ve metafizik dolayımlarını dert ediyorsanız şayet, bu, sizi ister istemez ‘Bilinç Altı (yoksa ‘Bilinç Ötesi’ mi demeliydim?)’ denen o büyük bilinmeyene, o halâ büyük ölçüde keşfedilememiş olan aleme açılan kapıların önüne bırakacak demektir. Sizi, var oluşunuzu anlamlandıracak kutlu cevaplarla, ya da, yaşamınızı bir mütemadi ‘angoise (ölüm korkusu)’a dönüştürebilecek olan lanetli ve belalı sorularla baş başa bırakabilecek olan o kapıyı açıp açmamak sizin bileceğiniz iş. Lâkin TA’nın, sizi getirdiği bu noktayı kaale almak zorunda olduğunuz da aşikârdır.

Antik dönemdeki Klasik Yunan felsefesi ve trajedyasını 20. asrın sorunsallarına yedirerek, izleyicisini, kişisel ve toplumsal bilinçaltının zenginlikleriyle ve problemleriyle yüzleşmeye davet eden TA’nın sineması, işte bu yüzden içine girilmesi, anlaşılması, hıfzedilmesi, şerh edilmesi fevkalâde zor olan bir dünyaya nispet eder. Yerli dizlerin o beylik temalarıyla, o bildik trük ve entrikalarıyla; Holywood kalıplarına alışmış izleyiciye bu yüzden itici gelir TA sineması.

Theo Angelopoulos’a dair son bir tespit: Usta; serapa vicdan, tepeden tırnağa insaf, lebaleb iz’an ve tecessüm etmiş irfandı!

Oysa, çağ, post-modern çağımız ne yazık ki ‘vicdansız’ olarak nitelenebilir. Bir diğer deyişle, 21. asır ve onun çaresiz, hedefsiz insanı, epeydir, neredeyse Heidegger’den beri, vicdansızdır ve işin kötüsü bu durumun da farkında değildir.

Son söz, Theo Angelopoulos’un film müzklerini yapan büyük bestekâr Eleni Karaindrou hakkında olacak. Ustanın ekürisi, kankası, yoldaşıydı ve ruh ikiziydi Karaindrou. O olmasaydı TA sineması kesinlikle eksik kalırdı.

Eleni’den bir baş yapıtla bitsin öyleyse bu yazı:

http://www.youtube.com/watch?v=C0ovSeh4Vvw

j.j. abrams'a göre alcatraz..

amerika'da yeni bir dizi başladı: the alcatraz.

dün itibarı ile 3. bölümünü izlediğimiz bu acayip dizi, j.j. abrams tarafından boşlukları dolsun deyu (person of interest öyle ahım şahım iş yapmadı tabi) bir de güzel abimiz sam neill katkısı ile amerika'da fox, burada digiturk, heryerde torrent kanalına sürüldü..

işsiz lost karakterlerinden hurly'e de ekmek yediren bu dizinin konusu şöyle:

vaktiyle (1963) alcatraz hapisanesi, artan bakım ve işletim giderleri nedeni ile kapatılır ve tüm mahkumlar başka hapisanelere nakledilirler, ama kazın ayağı öyle değildir: bir gece, alcatraz'daki tutuklu / görevli toplam 302 kişi buhar oluverir! kimse nereye gittiklerini, nasıl kaybolduklarını bilmemektedir. tutuklulara sahte nakil evrakları düzenlenir, sahte ölüm belgeleri ile kısa süre içinde boş tabutlarla gömülürler falan..

ve fakat 2024 numaralı tutuklu jack sylvane tek bir gün bile yaşlanmamış olarak ortaya çıkıp önce eski hapisane müdür yardımcısını, sonra kelalaka birisini, ve nihayet o hapisteyken karısı ile evlenen öz kardeşini öldürüverir!

sylvane nereye kaybolduğunu, bunca zamandır nerede olduğunu ya gizlemekte, ya da gerçekten bilmemektedir. buraları seyrettikçe öğreneceğiz diye ümit ediyorum.

4400 dizisini pek bir andıran, lostvari flashbacklerle bezeli, ileri bölümlerde puzzle olayının aklımızı zorlayıcı hale geleceğini umduğum bir yeni j.j. dizisi, vatana, millete hayırlı uğurlu olsun!

sam neill'in varlığı, kaşı / gözü / sesi yeter aslında be, zottirik 50 tane türk dizisine yeğdir bence..

izleyiniz, izletiniz!

an itibarı ile keşfettim: http://www.thealcatraz.com adresine girdiğinizde, site otomatik olarak türkçe açılıyor, ve ecnebi dizi siteleri gibi, bölüm bölüm bilgi veriyor, ne güzel.. bu da size son kıyağım olsun, tıklayın!

 

Uğur Mumcu'nun katili bulunamadı diye öldürüldü Hrant Dink!

 

Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin 19. yılı. Geçen onca senenin ardından, bırakın Mumcu cinayetinin azmettiricilerinin yakalanıp cezalandırılmasını, henüz daha bu menfur suikastın tetikçilerine bile erişilebilmiş değil.

Sorumluluğu, İran İslâm Cumhuriyetinin derin devletiyle ilişkili olduğu ileri sürülen karanlık ve şaibeli bir örgüte, Kudüs Savaşçılarına yıkılan bu cinayet, yapılan onca soruşturmaya karşın, ne yazık ki, karanlıkta kalmış siyasal cinayetlerin en önemlilerinden birisi olma vasfını korumaktadır.

Bu arada, cinayet sırasında iktidar olan DYP – SHP koalisyonunun önde gelen bütün önemli simalarının, Mumcu’nun Karlı Sokak’a dökülen kanı daha soğumamışken, ‘Uğur Mumcu suikastını aydınlatmak ve suçluları, sorumluları kanun önüne çıkarmak bizim namus borcumuzdur’ demelerine karşın, daha sonra sergiledikleri icraatlarla bu konuda tam manasıyla ‘sınıfta kalan’ bir performans sergilediklerini de hatırlayıp bir kenara not etmekte de fayda vardır.

Araştırmacı gazetecilik denilen mesleki janrın Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden olan bu dürüst, samimi, çalışkan ve yurtsever habercinin katillerinin ve azmettiricilerinin halâ yakalanamamış olması, karanlık güçleri, bunun akabinde de benzer eylemlere girişmek noktasında cesaretlendirmiş olmalıdır. Öyle ki, meseleye bu açıdan bakıldığında, 19 Ocak 2007’de öldürülen Hrant Dink’in azmettiricilerinin de, Uğur Mumcu cinayetinin faillerinin yakalanamamış olmasından cesaret buldukları pekalâ söylenebilir.

 

Araştırmacı gazetecilikdendiğinde, öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçtikten sonra bile, ülkemizde halâ ilk akla gelen isim olması, Mumcu'nun; mesleğine, insanına ve ülkesine yaptığı katkıların somut bir nişânesi gibidir. Kısa sayılabilecek hayatı boyunca yapıp ettikleriyle Uğur Mumcu, hem ülkesinin kayda değer aydınlarının ve hem de unutulmaz gazetecilerinin arasına ismini yazdırmayı başarmış ve böylelikle de tarihteki yerini almıştır.

 

Uğur Mumcu, sadece Türkiye toplumsal formasyonunun parçası olan insanımıza değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz ve Orta Doğu coğrafyasının sakinlerine de ait olan çok bir temel zaafı 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak' şeklinde formüle ederek Türkiye kültür dairesine işlevsel, kuşatıcı, kapsayıcı ve unutulmaz bir deyim kazandırmıştır.

                                                                  

Ödürülmesinden sonra yapılan bir anma etkinliği sırasında, eşi Güldal Mumcu'nun, aynı zamanda yakın aile dostları olan dönemin kudretli simalarından Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a 'Mehmet Abi, Uğur'un katillerini' bulun diye ağlayarak yalvardığı, Ağar'ın ise buna 'yapamam Güldal, bunu benden isteme, tuğlayı çekersem Türkiye Cumhuriyeti kalmaz!' mealinde cevap verdiği toplumsal hafızamıza mal olmuş önemli veenteresan bir anekdottur.

 

Uğur Mumcu'nun katledilmesinin ondokuzuncu yılında, onun gerçek katillerinin ve bu menfur eylemin azmettiricilerinin bir an önce yakalanıp kanun önüne çıkarılmaları ve hak ettikleri cezaya çarptırılmaları doğrultusunda güçlü bir kamuoyu beklentisi olduğuna işaret etmek, bu konuya dair verili havayı objektif yansıtmak adına gereklidir.

 

Türkiye toplumsal formasyonunun dürüst, namuslu, demokrat ve yürekli kadın ve erkekleri; Uğur Mumcu’nun katillerinin ve azmettiricilerinin yakalanmasının Hrant Dink’in azmettiricilerine giden yolu aydınlatacağını; aynı şekilde, Hrant Dink’in gerçek azmettiricilerinin kanun önünde hesap vermesinin de Uğur Mumcu’nun katil ve azmettiricilerinin açığa çıkarılmasına yardımcı olacağına inanmaktadır.

 

Bir diğer deyişle, Uğur Mumcu ve Hrant Dink cinayetlerinin gerçek azmettiricileri kanun önüne çıkarılıp, lâyık oldukları üzere, en ağır cezalara çarptırılmazlarsa, bu durumun, gelecekte de benzer türden komplolara girişmek isteyen karanlık güçlere cesaret vermesi söz konusu olabilecektir. 

çıplak ayaklar

 

masumluğu hissettirir bana hep, çocukluğu hatırlatır.

evde halının üstünde, yurttaki halısız parkede, kızgın kumlarda, sahildeki kaldırımda, banyoda her yerde yalınayak bazen parmak uçlarında yürümek gibisi yok sanırım.

ya da gece müziği açıp yalınayak dans etmek. umursamazca etrafında dönmek sadece yerdeki soğukluğu hissetmek…

hafif de korkutur arada sırada. bahçe içindeki evimize giren ufak böcekler çıkar gecenin bir yarısı ortaya bazen ve ben yalınayak yürürken ya ayağıma değerse korkusuyla parmak uçlarımda o karanlıkta yeri görmeye çalışarak ufak ufak yürürken biri beni görse gülme krizine girebilir.

veyahut saatlerce sevişilmiş bi odada erkeğin o sana hep büyük gelen ve gelecek olan tshirtü üzerinde yataktan kalkıp tuvalete gitmek zorunda kalındığında çıplak ayaklarla ufak ufak masum masum yürümek..

yalınayak yürümek masumluktur, hayattır. yeni yağmur yağmış bir toprağa yalınayak basmak mutluluğu hissetmektir.

o ayağımızı sıkan ayakkabılar, rahatsız edici çoraplar, güzel görünmemizi sağlayan topuklular… hepsini siktir edip fütursuzca gecenin karanlığında ya da yeni doğan güne karşı çıplak ayaklarla yaşamı hissederek saatlerce yürümek gerek.

Geçen Yıl Bu Zamanlar: Ocak 2011

Ne o 2 ay yapmadım diye arkamdan konuşuyordunuz ama bitmez bu seri. En azından ben öyle umuyorum.

Ne diyordum 2 ay arada yok ama onları ekleyeceğim bir ara vakit bulursam. Aha şimdilik Ocak 2011.

  • 1 Ocak itibariyle yeni yılın ilk bebeği haber oldu. Sonra unutuldu gitti tabi :)
  • Bilgi üniversitesinde bitirme tezi olarak porno film çekildi. Konulu mu konusuz muydu öğrenemedik.,
  • 1 Ocak Gecesi Mısır’da çok büyük bir kanlı eylem oldu. Bombalı saldırıda 21 Hristiyan öldürüldü. Ülkede olaylar başladı. (Şimdi bakınca bu durumun Arap Baharı’nı başlatmak için yabancı istihbarat örgütlerince gerçekleştirildiği mümkün gibi. )
  • İran şimdilerde çokça yaptığı gibi casus uçakları düşürmeye devam etti.
  • Yeni Tutukluluk sürelerine düzenleme getiren CMK uyarınca,;Organize suç örgütü lideri oldukları iddiasıyla İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Sedat Şahin ve Hizbullah davasından yargılanan Hizbullah sanıkları tahliye edildi.
  • Türk Telekom Arena inşaatında çalışan işçilerden biri, kulüp başkanları ziyareti sırasında Fenerbahçe atkısı açtığı için işten çıkartıldı.
  • Kazım Kazım Galatasaray’la sözleşme imzaladı.
  • Bitlis’te yapılan kazılarda toplu halde gömülmüş 12 kişinin kemiklerine ulaşıldı.
  • AKP binasına yürümek isteyen ODTÜ’lü öğrencilere polis müdahale etti. Olay yerinde öğrencilerle konuşmak isteyen CHP’li Çetin Soysal’da taşlandı. (Ne işi varsa orada)
  • İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince, ekonomi konusunda büyük bir çıkış yaptı. “Ekonomi büyüyor da neremize büyüyoruz” dedi, kısa bir süre sonra sebepsiz şekilde Genel Müdürlükten istifa etti.
  • Spor kulüpleri ve takımların isim ve tanıtımlarında alkollü içki markalarını çağrıştıran isim, logo, amblem ve işaretler kullanamamasına ilişkin Yönetmelik için çalışmalar başladı. Efes Pilsen kulübünün adı değişme sürecine girdi.
  • Bilkent Üniversitesi öğrenci temsilcisi Alper Yasin Altınel'in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Köşk’te verdiği yemeğe Jaguar marka araba ile geldi. Bir süre bunu konuştuk.
  • Yazamadığım 2 ayda oldu ama Kars’taki insanlık anıtına Başbakan “ucube” dedi, anıtın çok tartışmalı yıkım süreci başladı, çok kişi bu sürece desteklerine devam etti.
  • Mersin'deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamaları yönünde karar alındı.
  • Ankara Sincan’da Eğitim helikopteri düştü. 5 şehit verdik. 
  • FIFA 2010 yılının golü olarak Hamit Altıntop’un milli forma altına Kazakistan’a attığı golü seçti.
  • Beşiktaş Filip Holosko’yu İBB Spor’a ücretsiz kiraladı. Bu kiralama olayının Demirören AVM’nin açılışına denk gelmesi ve Taksim’de İstiklal Caddesinde kaçak katlı bir bina yükselmesine izin verilmesi bizi nedense şaşırtmadı.
  • Kıvırcık Ali lakaplı Ali Özütemiz, geçirdiği trafik kazası sonucunda vefat etti.
  • Dünya Üniversiteler arası Kış olimpiyatları Erzurum’da yapıldı. Bu olimpiyatlar için çok güzel tesisler inşa edildi. Fakat oyuncuların doping ölçümlerinin yapılacağı bina ruhsatsız olduğu için mühürlendi.
  • 12 Eylül 1980 sonrası üniversiteden atılanları kapsayan öğrenci affı yasalaştı
  • Fenerbahçe Yeni Malatyaspor’a elenerek, her ne kadar haber değeri olmasa da, Türkiye Kupasından elendi. Ülkece şok olduk. Şaka şaka bir şey olmadık. :)
  • Başbakan “Gençler aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar” dedi, sokaklarda içkili eylemler yapıldı.
  • Tunus’ta bir seyyar satıcı, elinden tezgahı alınınca kendini yaktı, ülkede olaylar çıktı. Ortadoğu’da ilk domino taşı devrilmiş oldu. Devlet başkanları Zeynel Abidin Bin Ali istifa etmek ve ülkeyi terk etmek durumunda kaldı. Kıvılcım Mısır’a sıçradı. Sıra oradaydı.
  • Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni Hürrem’i öpünce, Osmanlı Padişahları kimseyi dudaktan öpmezdi konusu, sokakta Arap Baharından daha çok tartışıldı. 
  • Türk Telekom Arena’nın açılışı yapıldı. Açılışta Başbakan’a yapılan protesto uzun süre konuşuldu. Toki başkanı, “Özhan Canaydın’ın karşımızda el pençe duruşu dün gibi aklımda” sözü ortamı gerdi. Başbakan konuşmaya başladığında yuhalandı. Bakanlar konuşamadı. Sonra Başbakan, “bu statta Galatasaray’ın bir Allah kuruşu katkısı yoktur” sözü büyük tepki aldı. Adnan Polat ise protestocuları tek tek bulacağız, bir daha stada giremeyecekler dedi.
  • Polislerin tamamen askerlikten muaf olmasına ilişkin yasa görüşülmeye başlandı.
  • Moskova'da bulunan Domodedovo Uluslararası Havaalanı'nda patlama meydana geldi.  30'un üzerinde kişi hayatını kaybederken, 50’nin üzerinde kişi de yaralandı.

"bay alkolü takdimimdir"

 

Sabah işinize geliyorsunuz ve çalıştığınız işyerini bu şekilde buluyorsunuz:
                                    
Şişede durduğu gibi durmayan alkolün son etkilerine bu sabah şahitlik ettik. Dün akşam 20:00 civarlarında hızını alamayan iki eleman bizim belediye'ye görüldüğü üzere bodoslamadan giriş yapmış. İkisinin de kör kütük sarhoş olduğu kaza'da, arabanın ve binanın durumuna bakarak burunlarının bile kanamadığını söylesem? Şoförü apar topar hastaneye kaldırmışlar. İlk sözü "beni buraya neden getirmediniz" olmuş. Bu kadar vahim bir durum yani. 
  
Gelen mal'a gelmiş gelmesine ama kalorifer boruları kırılmış, bir anda kaynar sular kaplamış ortalığı. Ayrıca koridorda bulunan ne varsa bulundukları yerden beş metre ileriye kaymış vaziyette. Şimdi "yaraları sarma" çalışmaları yapılıyor aşağıda; duvarı örüyorlar. Biz ise elektrikli sobaları çıkardık bu kış gününde.
 

mark knopfler.. ah ulan be!

13 haziran 2008 günü yurdumdan geçmiş olan bir dev..

gönül isterdi ki, o tarihte nekahatte olmayayım, ayakta 2 saat durmak sıkıntı vermesin, ve hatta gelmişkene diğer dire straits elemanlarıyla birlikte gelsin, girişte money for nothing çıkışta once upon a time in the west söylesin, ve hatta arada bildiğim ve dahi bilmediğim tüm dire straits ve solo ve hatta highlans bozlağı ne çalıyosa üç gün boyunca çalsın, biz orada mümkünse durdukça duralım kendimizden geçelim işemeli sıçmalı ayinlere katılalım falan..

bir bakalım, o hengamede neler tıngırdatmış baba (tamamen kopi peyst değil, parantez içleri benim):

Cannibals (golden heart)
Why Aye Man (the ragpicker's dream)
What It Is (sailing to philadelphia)
Sailing to Philadelphia
True Love Will Never Fade (kill to get crimson)
The Fish and the Bird (kill to get crimson)
Hill Farmer's Blues (the ragpicker's dream)
Romeo and Juliet (making movies - dire straits)
Sultans of Swing (dire straits - dire straits)
Marbletown (the ragpicker's dream)
Speedway at Nazareth (sailing to philadelphia)
Telegraph Road (love over gold - dire straits)
Brothers in Arms (brother in arms - dire straits)
Our Shangri-La (shangri-la)
So Far Away (brothers in arms - dire straits)
Going Home (theme from local hero)

bööyle 2 bisli, ha deyince başlamış, nooluyo demeden bitmiş bir konser işte, bok gibi.. en az 20 parça daha çalması gerekirdi abinin, bak "en az" diyorum..

aranızdan o konsere gitmiş olanlar vardır elbet, şüphesiz ki onlar ibnedir, şorolodur, en olmadı şöyle böyledirler..

gitmediğine sonradan "ah ulan" demek başka, gidemediği için "ahhh ulan be" demek bambaşka..

ümit ediyorum ki, babayı bir gün daha kral bir ortamda, mesela royal albert hall'da, diğer kankaları ile birlikte (phil collins, eric clapton, sting falan şöyle yanarlı dönerli) izlemek / dinlemek / meşketmek nasip olur da, içimdeki bir ukte daha son bulur layıkı ile..

amin.

Afişler ve ben…

                                      

Oldum olası çok sevdim film izlemeyi… Kimi zaman sinemada, kimi zaman TV’de… 80’lerde videolar alternatifti… 90’ların ortalarından sonra VCD’ler… Milenyum zamanları DVD’lerin yükselişiydi, şimdilerde Blu-Ray vb…

Her ne olursa olsun; sinema hep hayatımdaydı. Beni bu denli çeken dünyanın; yanımda yöremde yaşatabildiğim, elle tutulur varlığını ise hep afişler oluşturdu. Tamam fragmanların da yeri ayrı, Internet elimin altına yerleştiğinden beri… Ancak afiş başka bir şey ve hep özel kalacak…

Farklı farklı sebeplerle sevdiğim afişlerden bir derleme yapayım dedim, elim değmişken… Arada unutup iliştirmediklerim de olacak nasıl olsa, zamanla eklerim… Nasıl olsa siz de yorumlara eklersiniz 3-5 link… Güzel bir arşiv olur belki… Belki de yapıldığı kadarıyla kalır, bilmiyorum. Ben adım atayım da… Hadi rastgele…

   
       

   

   


   

    

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

bir başka bir şey, ama ney?

ben eveliyatında bu siteyi, tamamen içimden geleni yansıtmak, içimi boşaltmak, ne bileyim kusmak için inşa etmişidim.. zaman içinde beklentiler ya da teamüller değişti, bırak içimi dökmeyi, gıkımı çıkaramaz oldum.. karakterim gereği, buraya ya da bir başka yere feyk bir kimlikle de girip sarı çizmeli mehmet ağa olarak kusabilitem de bulunmuyor, hal böyleyken herbişeyler içimde patlıyor ha patlıyor..

zira burası, artık aile gibi oldu (hatta gibisi fazla)

zira burası, ev gibi oldu

zira burası, kale gibi oldu

o yüzden, her aklıma geleni buraya yazamıyorum. yazsam, kimi yanlış anlaşılabilir, kimi yanlış anlayabilir, ya da düpedüz hiç anlaşılmayabilir ki genel olarak da içimdeki kusulasılar böyledir, ama yine de susmam gerekiyor çoğunlukla..

e peki ben nerede ve nasıl kusacağım?

bana yazık değil mi?

nereden icat ettiysem "delikanlı adam lafının arkasında durur, altına adını yazar imzasını atar" duruşunu, iyi bok yemişim, şimdi farkediyorum..

internet, nick, anonim olmak vs. bunlar faydalı şeyler yahu..

ama ne yaparsam yapayım, en azından bu konuda delikanlılıktan ödün veremiyorum.

çok zor..

çoook zor..

hastane 2

                Hemen yanımda duran hastane telefonunu kaldırdım ve artık unutmaya başladığım bir numara tuşladım. İki çalıştan sonra cevap verdi, ‘’ hey, selam ben Diana. Hemen görüşebilir miyiz? ‘’
Karşı tarafta kısa bir duraklama oldu, ‘’tamam La Cafe de buluşalım’’ dedi. Stajyer doktorlara iki saate kadar döneceğimi söyleyip çıktım. Doğruca arabama atladım ve yarım saat sonra cafedeydim. Burası çok sıcakkanlı insanların çalıştığı, yemeklerinde bir o kadar güzel olduğu babamla genelde buluştuğumuz yerdi. Babama gelecek olursak da, annemi ve ailenin tek çocuğu olan beni, ortada hiçbir neden yokken terk edip giden adamdı, ona çok kızgındım, özellikle annemin hastalığı ve ölümü ona olan kızgınlığımı daha da arttırmıştı. Ama şu an bunları çok da umursamıyordum. Almam gereken cevaplar vardı.
                 İçeri girip cam kenarına yerleştim ve gelen garsona kahvaltı sipariş ettim, buranın kahvaltısı çok güzeldi ve ben henüz çöreklerimi yiyememiştim. Bu aralar iştahım bir hayli açıktı. Kahvaltımı beklerken babamın kapıdan içeri girdiğini gördüm. Babam yaşına rağmen gayet iyi durumdaydı, benim gibi ince uzun, saçları bir hayli gür ama kısa, yürüyüşü sert ama bir o kadar da kendinden emindi. Beni görünce kafasını hafifçe eğip karşıma oturdu. En son bundan dört ay önce görüşmüştük. ‘’iyi görünüyorsun Diana’’ dedi sakince. ‘’teşekkür ederim, ama almam gereken bazı cevaplar var ve aciller’’ dedim.
                Bu cesetlerin yürümesinden çok daha önceden beri olan bazı detaylar vardı kafamda, bunlar bugünkü test sonuçlarını görünce aklıma gelmişti, bunları babama sormamın sebebi ise, babam bizi terk ettiğinde annemin geceleri babamla ilgili bana anlattığı şeylerdi. Babamın git gide acayip biri olduğunu, karşısındaki insan nasıl bir ruh halindeyse, hangi özelliği baskınsa hemen o ruh haline büründüğünü, annem sinirliyse hemen kavga çıkardığını, mutluysa fazlasıyla mutlu olduğunu, özellikle son zamanlarda fazla yorgun ve hasta gibi gözüktüğünü anlatmıştı. Anneme göre bizi de bu psikolojik bozukluk yüzünden terk etmişti. Ben de hep buna inanmıştım, babam bir kaçıktı. Ama bugün o test sonuçlarında gördüklerimden sonra, bunun böyle olmadığını anlamıştım. Çünkü babamın ve benim benzerliklerimiz, bütün parçaları yerine oturtmuştu, bende aynı şeyi yaşıyordum.
                Babamın sesiyle kendime geldim ‘’sormak istediğin şey neydi kızım’’. Hafifçe boğazımı temizledim ‘’sen bizi terk ettiğinde annem bana senin psikolojik problemlerin olduğu için bizi terk ettiğini söylemişti, şu malum ruh durumu değişikliklerin..’’ babamın bir anda yüzü karardı, ama annemden bahsetmem mi, onun terk edişinden mi yoksa sormak istediğim şeyi anladığından mı bilmiyorum. ‘’… çalıştığım hastanede bazı cesetler yürümeye başladı, kalpleri atmıyor, kısa bir süre kalkıp yürüyorlar ve bir süre sonra kendiliğinden düşüp tekrar ölüyorlar, ama bunlar sadece benim otopsi yaptığım, yani benim dokunduğum cesetler, bende bu yüzden hem onlara hem de kendime bir takım testler yaptım, çünkü …’’ kafamı hafifçe yana eğdim, bunu itiraf etmek çok güç geliyordu bana, ‘’.. bir süredir senin şu duygu değişimlerinden yaşıyorum, çalışma arkadaşlarım yorgunsa vardiyaya yeni başlamış olsam da onlara en ufak bir temasımda bende günlerce çalışmış gibi yoruluyorum, ya da üzgün birine dokunursam, tüm bunların ne olduğunu bilmek istiyorum, ben ne yaşıyorum? ‘’ derin bir nefes aldım ve kaşlarımı hafifçe kaldırıp cevap bekledim, babamın yüzünde garip bir ifade vardı, konuşmak için ağzını iki üç kere açtı ama en sonunda ses çıktı ağzından ‘’ bunları aslında burada konuşmasak daha iyi olur, ama madem sordun anlatayım.
                Bu belirtiler aslında sende bir süredir var fakat bu o kadar yavaş ilerleyen bir güç ki bunun farkına zor varıyorsun, vardığında ise, farkında olmadan insani dürtülerinle bugüne kadar bir nebzede olsa beslediğin ve eğittiğin güç seni korkutmaya başlıyor’’. Araya girmek zorundaydım ‘’ Ne gücü, sen neden bahsediyorsun? Bu tamamen delirmekle aynı şey, sen kafayı mı yedin?’’. Elini kaldırıp beni susturdu. ‘’hey sakin ol, evet bu bir güç, ama eğitebilirsen, ben bunu eğitemedim, benim gibi insanları daha yeni buldum ve onlarla bir süredir çalışıyorum, bu eğitilebilir ve çok iyi bir şekilde kullanılabilir’’.
                 Ben mi yanlış görüyordum yoksa babam ciddi miydi anlamaya çalışıyordum, belki de gerçekten kaçıktı. Yüzümdeki ‘sen delisin’ bakışını görmüş olmalı ki hemen konuşmaya başladı. ‘’ bak kızım bunlar ciddi şeyler, buraya yirmi dakika mesafede Elysian parkın altında bir enstitü kurduk ve orada çalışmalara başladık eğer benimle gelip oraya bir bakarsan ne dediğimi daha iyi anlayacaksın’’. Biraz düşündüm, öyle veya böyle bende biraz deliydim zaten, bir deliliğe daha boyun eğip babamla gitsem ne olacaktı ki sanki. ‘’tamam, hadi gidelim, ama beğenmediğim bir şey olursa giderim’’ dedim. Babamın yüzünde tuhaf bir gülümseme oldu ve bende o gülümsemeyi anında görmezden gelip kafamı çevirdim.
             İşte tam olarak o sırada her şey birbirine girdi, dibinde oturduğum cam, parçalarına ayrılırken bir yerlerden küçük bir kız çığlığı geldi, gözlerim karardı ve görüşüm kendine geldiğinde, babamın kafasının olması gereken yerde kocaman bir kırmızılık vardı. Karşımda cansız gözlerle ama deminki tebessümüyle zamanı dondurmuşçasına gözlerini bana dikmiş oturuyordu. Çığlık durmadan devam ediyordu, etrafımdaki insanlar beni deli gibi sarsıyorlardı, o an fark ettim ki çığlık bana aitti.

News Corp, Sabah-ATV Grubuyla ilgilendiğini WSJ'da açıkladı

 

Gripten henüz tam manasıyla kurtulamadığım için, işittiğim çınlamayı önce nekahat döneminin kulaklarıma oynadığı bir oyun sandım. Bunun, cep telefonumun sesi olduğunu anlayıp ona cevap verdiğimde ise şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Telefondaki ses, Ağustos ayının ortasından beri, benim bilinçli olarak görüşmekten kaçındığım dostum F.Z.’ye aitti.

Çılgınlar gibi okuyan, kelimenin tam manasıyla kendisini yetiştirmiş bir oto-didakt olan F.Z., çeşitli konulara dair geliştirdiği orijinal tezleriyle her zaman şaşırtmayı bilmiştir beni.Onunla 2011 Ağustos'unun başlarında yaptığımız bir sohbetin içeriğine http://ziyaversencan.blogspot.com/2011/09/cok-sk-erdoganc-dostum-fznin-erkek.htmllinki ile, ilkinden 10 gün kadar sonra yaptığımız gerilimli bir telefon görüşmesinin muhteviyatına da http://ziyaversencan.blogspot.com/2011/08/ingiltere-isyan-murdoch-kurtama.htmlbağlantısı üzerinden erişmek mümkündür.

Bırakınız reklâmının yapılmasını; tanımadığı üç kişi arasında isminin geçmesinden ve yaptıklarının söz konusu edilmesinden dahi rahatsız olduğu için ismini veremediğim ve muhayyel bir F.Z. inisiyali ile kendisine gönderme yaptığım mezkûr dostumla tanışıklığımızın geçmişine dair olan bu hatırlatmalardan sonra, bu sabah beni aramasına müteakip aramızda geçen konuşmayı paylaşmaya sıra geldiğini düşünüyorum.

‘Hocam, muhterem hocam, nasılsın?’

Şaşırmıştım, arayan, neredeyse 5.5 aydır görüşemediğimiz F.Z.’ydi. Amatör felsefeci, amatör bilimci, esaslı bir Erdoğan hayranı olan mütedeyyin arkadaşım, sıra dışı fikirlerin adamı, eksantrik iddiaların ve komplo teorilerinin müellifi F.Z.

Aslında, haftada en az iki gün, yaptığım kitap müzayedeleri yüzünden, Beyoğlu’na, yani onun muhitine gitmeme karşın, bu kadar uzun bir süredir görüşememiş olmamız, büyük ölçüde benim bundan kaçınıyor olmamla ilgiliydi. Bu yazımda, bugünkü konuşmamızın içeriğini paylaşmakla yetineceğimden; esasen bir arada olmaktan oldukça zevk aldığım F.Z.’den neden yaklaşık yarım yıldır ayrı kalmayı tercih ettiğimin nedenlerine girmeyeceğim. Zaten, buna dair bütün bilgilere, yukarıdaki linklere tıklamak suretiyle erişmek mümkündür.

F.Z.’nin, beni hayırsızlıkla itham etmesine, aramızdaki ilişkinin büyük ölçüde onun gayretleri sayesinde ayakta olduğunu söylemesine karşı haklı haksız çeşitli bahaneler ileri sürerek kendimi savunmaya çalıştım.

‘Neyse, bırakalım bunları hafız, seni aramama neden olan son gelişme hakkındaki görüşlerini merak ediyorum’ diye devam etti F.Z., ‘sanırım sen de okumuşsundur. Dünyanın en büyük medya grubu News Corp alacakmış Sabah – ATV Grubunu. Buna dair haber, söz konusu grubun amiral gemisi sayılan WSJ’da yayınlanmış. Grup, bu alım için 1 milyar doların üzerine bile çıkmaya kararlıymış, o derece ciddiymiş anlayacağın iş’.*

‘Eee, ne varbunda; dediğin grubun Türkiye’deki ilk medya satın alma operasyonu olmayacak ki bu. Daha önce de TGRT tv’yi alıp fox tv yapmamışlar mıydı?’ der demez lâfımı ağzıma tıkıverdi F.Z..

‘Ya hafız, nasıl böyle söylersin, hakkaten anlayamadım senin bu tutumunu. Hiç Enver Ören’in mütevazi kanalıyla, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından olan Sabah – ATV’nin satışı mukayese kabul eder mi Allah aşkına?! Üstelik, bu sefer satışa konu medya organlarının sahibi olan Ahmet Çalık, Tayyip Bey’e olan yakınlığıyla tanınmakta. Ve buna ilâveten, Çalık Grubunun CEO’su olan Berat Albayrak da Başbakan’ın damadı oluyor. Sence bütün bunlardan sonra bu satışı sıradan bir el değiştirme olarak görmek mümkün müdür?’

‘Sevgili F.Z., değerli dostum, bana kalırsa sen gene öküz altında buzağı görmüş olmalısın; aksi takdirde, bu sıradan ticari faaliyeti böyle gereksiz yere büyütmezdin.’ Lâfımı henüz tamamlamıştım ki, F.Z.’nin öfkeli sesi patladı telefonu dayadığım kulağımda:

‘Hacım, bak bu sefer fena çuvalladın, fena ıskaladın doğrusu. Yaw kardeşim, alımı yapacak olan şirket News Corp değil mi? News Corp bir Avustralya Yahudisi olan Rupert Murdoch'ın değil mi? Rupert Murdoch denen kişi, bütün imkânlarını ve hayatını neo-con ideallerin küresel anlamda realize edilmesine adamış fanatik bir evangelo-siyonist değil mi? Bu adamın bir çok yayın organında, her Allah’ın günü Başbakan Erdoğan aleyhine, başta 'islamofaşist' olmak üzere, hakarete varan çok ağır yayınlar yapılmıyor mu? Ha, yapılmıyor mu?’. Sorduğu soruya yine kendisi cevap veren dostum, heyecanlı ve öfkeli bir tonlamayla devam etti söylevine:

‘Sevgili hocam, hafızım, sen bunları ıskalamazdın ama, sanırım yeni kalktığın grip senin ferasetini ve sağduyunu azıcık törpülemiş olmalı, ha, ne dersin? Yoksa bu denli ayan beyan ve aşikârane olan detayları birleştirip, sen de olayların gerisindeki ‘Büyük Resmi’ rahatlıkla görebilecektin, öyle değil mi? Bir hatırla bakalım, siyası muarızları Tayyip Beyi ve AKP’yi en çok neyle suçluyorlar? Bir ABD – İsrail projesi olmakla, öyle değil mi? İşte bu satış olursa, bu iddiayı dillendirenlerin eline ciddi bir koz verilmiş olmayacak mı dersin? Şayet bu satış olursa ve yeni sahiplerinin elinde Sabah – ATV Grubu hükümet yanlısı yayınlar yaparsa, bu temelde muhaliflerinin ve en çok da Ergenekoncuların yapacağı ‘gördünüz mü, biz haklı çıktık işte. Erdoğan, azılı siyonist ve neo-conlarla nasıl da işbirliği yapıyor, biz bunu yıllardır söylemiyor muyuz zaten!’ merkezindeki propagandanın mütedeyyin – muhafazakâr kesimleri tesiri altına almasına nasıl mani olunacak?’

Benim ‘yapma dostum, bu işler bu kadar basit mi Allah aşkına?! Mütedeyyin ve muhafazakâr kesimler de sanki Ergenekoncuların dediklerine inanırmış gibi konuşmuyor musun, şaşırıyorum doğrusu. Üstelik, News Corp’un eline geçtiğinde, grubun muhalefet yapmayacağı ne malûm?’ şeklindeki lâfımı hışımla kesti F.Z. :

‘Hocam, muhterem hocam, esas bu işler senin pencerenden göründüğü kadar basit değil. Hem de hiç değil! Doğru diyorsun, News Corp satın aldıktan sonra, Sabah – ATV Grubu örtülü de olsa muhalefete geçebilir. Ki, fox tv’nin de yaptığı tam da budur. Bak, fox tv’yi izle, nasıl sinsice, satır araları üzerinden AKP’yi ve Erdoğan’ı yıprattıklarını rahatlıkla fark edeceksin. Bence, işte bu yüzden, yani, el değiştirdikten sonra Sabah – ATV’nin muhalefete geçmesi durumunda da, hükümeti desteklemeye devam etmesi halinde de iktidar zorda kalacaktır. Anlayacağın hafız, bu satışın azılı evangelo-siyonist ve tescilli neo-con mihrakı olan News Corp’a yapılması her durumda Tayyip Bey’in başını ağrıtacaktır. Dikkat edersen Tayyip Bey dedim. Zira, onların AKP içinde en çok nefret ettikleri ve korktukları kişi Tayyip Beydir. Çeşitli herkesçe malûm küresel bazı mihraklar ve mahfiller, işte bu yüzden, özellikle ‘One Minute’ vak’asından beri, Tayyip Beyi istenmeyen adam ilân ettiler. Onlara göre Başbakan sağı – solu belli olmayan, her an kontra bir yumruk çıkararak rakibini devirme potansiyeline sahip olan, kontrol edilemez – telkinde bulunulamaz, ABD – İngiltere –İsrail aksını terk etmesi sürpriz sayılamayacak olan güvenilemez birisidir. İşte, Başbakan’a çok yakın bir iş adamının sahibi olduğu ve tepesindeki profesyonelin de Başbakan’ın damadı olduğu bir grubun satış yapmayı düşündüğü muhtemel alıcılarının Tayyip Bey hakkındaki pozisyonu budur sevgili kardeşim. Şimdi soruyorum sana hacım, bu ahval ve şeraitte, bu satış, söz konusu grup yerine, bu kabil soru işaretlerini doğurmayacak olan başka bir müteşebbişse satılsa, bu çok daha iyi olmaz mı sence?’

‘Valla dostum, dediklerine katılamıyorum doğrusu. Ben, bu satışı, her durumda sıradan ve olağan bir ticari faaliyet olarak görüyorum ve kamuoyunun aklı başında ve makul unsurlarının da aynen benim gibi görüp algılayacaklarına da inanıyorum vesselâm'.

Dediklerim F.Z.'nin hoşuna gitmemiş olacak ki, söylene söylene kapattı telefonu.

Küresel olayları, sağlıklı ve salim bir bakış açısından analiz etmek yerine, mütemadiyen tertiplerle ve komplolarla açıklamaya meyyal bir anlayışa ve duruşa sahip olmayı seçen arkadaşım F.Z.'nin, Sabah - ATV Grubunun satışına dair hissettiği uçuk-kaçık kaygıları paylaştığım satırlarımı, bu hadiseye dair olan şahsi görüşlerimi de serdederek tamamlayacağım.

1 - Türkiye medyasını iyi tanıyanlar, Kanal D ve Hürriyet gazetesi dışındaki bütün medya organlarının, sürekli ya da zaman zaman olmak kaydıyla, zarar ettiklerini söyler dururlar yıllardır.

2 - Sabah - ATV Grubunun da zararda olduğu ve şimdiye değin yapıp ettikleiryle fevkalâde akıllı ve müdebbir bir iş adamı olarak temayüz etmiş olan Ahmet Çalık'ın bundan hiç ama hiç haz etmediği epeydir medyanın derin kulislerinde speküle edilen hususlar arasındaydı. Bu durumda, sahibi için, 1 milyar doların üzerinde bir kaynağın bağlı olduğu bu medya varlığını elden çıkarmanın çok makul ve beklenir bir ticari refleks olduğunu düşünüyorum.

3 - Hatırlanacaktır, daha birkaç gün önce, 3. Boğaz Köprüsü ve Kuzay Marmara Otobanı için gereken dış finansman sağlanamamış ve ihale iptal edilmişti. Küresel krizin yeni bir faza girmesinin ve hatta kimi analist ve ekonomistlere göre yeni bir dip yapmasının beklendiği 2012'de, uluslararası finans çevrelerinin, milyar doları aşan bir medya satın alma operasyonu için fon sağlamak noktasında da çok istekli davranmayabileceklerini bir kenara yazalım derim.

4 - Dünyanın en büyük medya şirketi olan News Corp'un bu satışla ilgilenmesi ve üstüne üstlük bunu da amiral gemisi sayılan WSJ'da 'milyar doların üstüne çıkacak bir teklif vermeye hazır olduğu' bilgisiyle paylaşması bana kalırsa çok olumlu bir gelişmedir. Zira, Sabah - ATV Grubu gibi devasa hacimli bir medya alımına talip olabilecek sayılı küresel kuvvetten birisidir bu şirket.

5 - News Corp'un sahibinin Yahudi olması üzerinden bu alışverişi eleştirmek ırkçılık ve anti-semitizm yaparak nefret suçu işlemek demektir. Bana kalırsa, aklı başındaki hiç kimse böylesi bir insanlık ve nefret suçunu işleyenlerin hizasına yazmamalıdır adını.

6 - Ruper Murdoch ile çok önemli yerlerdeki şirket tepe yöneticilerinden bazılarının siyonist veya evangelo-siyonist oldukları çok uzun süredir dillendirilen iddialardandır. Bunları söyleyenler, grubun çeşitli yayın organlarının habercilik anlayışlarına gönderme yaparak tezlerini savunmaya kalkarlar. Bunların ıskaladıkları husus, bünyesinde küresel ölçekte yüzlerce önemli tv kanalı, gazete, dergi, radyo istasyonu olan devasa bir grunun, her görüşten medyaya sahip olabileceği keyfiyetidir. Ben araştırmadım, ama araştırılırsa, News Corp bünyesinde böylesi bir çok sesliliğe ve çok renkliliğe tesadüf edilebileceğine dair bir sezgiye sahip olduğumu da paylaşmak isterim.

7 - Komplo Kuramı, abartmamak kaydıyla el altında bulundurulması gereken bir enstrümandır. Doğrusu, dünyada olup bitenleri birbirini izleyen bir komplolar silsilesiyle açıklamak zaman zaman benim de başvurduğum bir yoldur. Ancak, bu çözümleme tarzı, bu akıl yürütme biçimi özünde sağlıksızdır ve insanı çok yanlış sonuçlara sevk edebilir. AKP'nin bir ABD ve İsrail projesi olarak doğduğu da böylesi bir komplo kuramıdır. Bu iddianın inananları, şu ya da bu sebeple yeminli AKP düşmanı olan çevrelerdir. Özellikle de Ergenekon vb davalardan yargılananlarla, bu davaları toptan haksız bir siyasi operasyon olarak gören çevrelerin prim verdikleri bu iddiayı, hakikatle mutabık görmeyenlerdenim. İktidarı destekleyen yayınlarıyla bilinen önemli bir medya grubunun News Corp'a yapılabilecek olası satışının ardından, bu merkezdeki iddiaların yeniden gündemin üst sıralarına taşınmaya çalışılacağını öngörüyorum. Ancak, bu iddiaların toplumu etkileme gücünü oldukça zayıf görüyorum. Diğer bir deyişle, aynı çevreler aynı komplo teorilerini savunmaya devam edecekler gibi geliyor bana.

8 - News Corp'un fox tv'deki yayın çizgisinde, komplo teorilerini haklı çıkaracak türden emarelere, izleyebildiğim kadarıyla, rastlayamadığımı teslim etmek durumundayım. Söz konusu grup, Sabah - ATV iktisadi bütününü satın alırsa şayet, bana dengeli bir yayın çizgisi izlerler gibi geliyor.

9 - Ezcümle, Sabah - ATV Grubunun, News Corp tarafından alınmasında, yukarıda görüşlerini paylaştığım dostum F.Z.'nin komplo teorisi mahiyetini taşıyan kaygılarını haklı çıkaracak türden sıkıntıların ve problermlerin doğmayacağına inananlardanım.

Yazımın başlığında sorduğum soruyu tek cümleyle cevaplamış olayım: Sabah - ATV Grubunun News Corp tarafından alınması pekalâ hayırlara vesile olabilecek bir gelişmedir diyorum vesselâm.

*http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/19742783.asp

Ne olacak bu İstanbul’un hali?

                 

Efendim birkaç gündür Türkiye’nin en azından medyadaki gündemi, Boğaz Köprüsü bir yıl kapalı kalacak mı kalmayacak mı sorusu çevresinde şekilleniyor. Zaten Hürriyet’in Megan Fox’u sürmanşet yaptığı bir ülkede, medyanın haber önceliği ve haber değeri gibi kavramları algılayıp uygulamasını beklemek saçmalık olur. Misal bugün gazete manşetlerini Türkiye’nin ilk yüz naklini ve kol-bacak naklini yapan doktor ve ekibi kaplıyor. Organ bağışını yapanlar, bu bağışlardan yararlananlar var ilk sayfada… Biri artık yürüyüp koşacak, çocuklarını elinden tutup gezdirebilecek… Bir diğeri artık insan içine çıkabilecek, çalışabilecek, sevilebilecek hatta belki, sevdiği kadın tarafından… Ama sürmanşetler ne? Megan Fox’un dizleri çirkin mi değil mi?

Neyse konumuza dönelim.

Boğaz Köprüsü (hani ilk yapılan); 40 yaş bunalımı içinde ve acilen psikoloğa gidip kendisine bir baktırmalı deniyor. Güzel, bakımını yaptıralım elbette… Lakin gündem köprünün bakımı değil, o bakımın süresi boyunca kapalı kalıp kalmayacağı… Zira bu süre tam bir yıl… Zaten köprü açıkken bile karşıdan karşıya geçmeyi başaramayan İstanbul halkının, köprü kapalıyken nasıl geçeceği konusu kafaları kurcalıyor.

İkinci köprünün yapılma sebebi, zaten ilkinin yeterli olmamasıydı zamanında… Ki ikinci hizmete girdiğinden beri binlerce yeni araç daha çıkmıştır piyasaya… Şimdi bir yıl kapalı kaldığında, ikinci köprü tek başına nasıl taşıyacak bunca yükü? Hem sorduk mu bakalım kendisine? İstiyor mu?

Köprü yapımı ve bakımını profesyonel hizmet şeklinde 1800’lü yıllardan beri aile mesleği olarak sürdürdüğünü iddia eden bir şirketin son nesil genç sahibi “200 yıla yakın geçmişimiz var, daha bir kez şahit olmadık bir köprünün bir yıl kapalı kaldığına… Parça parça bakım yapılır” diyor. Sanki 200 yılı tek tek yaşamış! Peh! Sen nereden bileceksin? Kapanacak deniyor işte! Sürmanşetin Megan Fox ise o köprü de kapanır arkadaş!

Madem kapanacak, ne yapacağız? Farklı öneriler var elbette… Birkaç tanesine göz atalım:

·    Çocukluğum ve gençliğimde adı “arabalı vapur” olan ve ne ara isim değiştirerek “feribot” olduğunu bilmediğim o deniz taşıtları var ya… İşte onları Beşiktaş – Üsküdar arasına diziyorsun tek sıra halinde… Araçlar üstlerinden rahatça geçebiliyor. İki sıra halinde dizersek hatta, gidiş – geliş 5 şerit vapurumuz olabilir. Devletin çekincesi ücret noktasında… Akbil basıp geçelim, nedir ki?

·    Otomobil taşıyıcılığı yapan TIR’ların dorselerinden yararlanmak ikinci fikir… FSM Köprüsünün her iki yakasında konumlandırılacak olan bu sistem, tek TIR ile 10 kadar aracın geçişine olanak tanıyor. Hem benzin tasarrufu, hem trafik sıkışmıyor, hem de köprü geçişlerinde grup indirimi alınmış oluyor.

·    Geçmemek… Bu, şu an en ilginç çözüm durumunda… İstanbul açısından Boğaz Köprüsü’nün kapanmasını “mücbir sebep” olarak değerlendiren hukuk adamları; farklı yakalarda çalışanların, köprünün kapalı kaldığı sürece işyerlerinden ücretli izinli sayılabileceğini, kira falan vermeyebileceğini, hatta hacca gitmek ya da oruç tutmak gibi zorunluluklarının kalkacağını savunuyor.

·    Ortadan kaldırmak! İstanbul’un iki yakasının bir araya gelmesinin bir yıl süre ile çok zor olacağını gören ekonomistler, yaşanacak sıkıntıyı ortadan kaldırmak için, İstanbul’u iptal etmeyi öneriyor. Anadolu yakasında kalan kısmının Kocaeli ve Avrupa yakasında kalan kısmının da artık Tekirdağ olarak yeniden dekore edilmesi önerisi, iş dünyasını da hareketlendirdi. Bu sayede pek fazla istihdam hacmi olmayan Anadolu yakası, iş dünyasının organize kenti Kocaeli’nin gücünü arkasına almış olacak… Aynı şekilde ekonomik olarak birkaç kaleme bağlı Tekirdağ da dünyanın en gözde iş çevrelerinden birini kendi sınırlarına almış olacak. Lakin bu uygulamadan sonra; boğazın bir yakasında içki serbestken ve hatta zorunluluk haline gelmişken, diğer yakada türbansız sokağa çıkılamayacak. Olsun, arada boğaz gibi bir sınır var ve zaten köprü de çalışmıyor.

·     Sapan Yöntemi… Bangi camping’in yatay varyasyonu olarak da nitelendirebileceğimiz bu sistemin bangi’den farkı, fırlatıldıktan sonra geri gelmiyor olmanız. Her iki yakada kurulacak tesislerle hayata geçirilen projede, boğazı geçmek 2 saniye falan sürüyor. Araçlar dev sapanlarla geriliyor ve karşı tarafa atılıyor. Devlet bu sisteme karşı çıkıyor. Zira bu sistemden sonra köprünün artık tercih edilmemesi ve intihardan intihara kullanılması gibi bir handikap söz konusu…

Bakalım nasıl bir çözüm sunulacak İstanbul halkına? Gerçi bana ne değil mi? Bana giren çıkan yok nasıl olsa!

Tony Macalpine konseri (07/03/2012)

 

                                             
80'lerin ikinci zaman diliminde gitar'a olan hevesim, birçok yerli/yabancı gitarcıya musallat olmama neden olmuştu. Yerli örneklerin pek az oldu bu mecrada yabancı menşeeli gitarsitleri inceleyip durdum kıt imkanlarla. "Maximum Security" isimli bir albüm beni can evimden vurmuştu 1988'de.
Y.J.Malmsteen ve Gary Moore'un şoklarını üstümden henüz atamamışken Tony Macalpine'la da tavan yapmak üzereydim gitar konusunda. Zaman içersinde kendisini pek fazla takip etmedim diskografik olarak; çünkü, benzeri bir yığın gitaristle başetmeye çalışıyordum. 2005'te Steve Vai'nin ekibi dahilinde ülkemize geleceğini duyduğumda "nasıl yani" olmuştum bir an; çünkü, her iki gitarcı da birbirinden üstündü. Bir ipte iki canbaz muhabbeti yani. Elbette konsere gittim, her iki canbazı da büyülenerek seyrettim. Şimdi aldığım bir habere göre hazretleri bir başına geliyormuş yeni bir konser için. Aşağıdaki yazıyı tanıtım bülteninden aynen aktarıyorum. www.biletix.com'da biletler satışa çıkmış durumda. Bir de; biz 6 tellisiyle başedemezken eleman tel sayısını 8 yapmış. Yok hani, Steve Vai'den biliyorduk da 7 tellisini; bu tam dumur oldu yani. Allah akıl fikir vere, ne diyim :)
 
 
"Daha önceden Steve Vai ile izlediğimiz gitar/piyano virtüözü Tony Macalpine 7 Mart’ta Tuborg Gold’un katkılarıyla Roxy’de sahne alıyor. 
 
1960 yılında ABD’de doğan Tony Macalpine, rock ve metal tarzı müziğine kendi kökenlerinin de etkisiyle caz ve fusion ile çocukken eğitimini aldığı klasik müzik ekleyerek ortaya çıkardığı kendine has müziğiyle tanınmakta. Bugüne dek 12 albüm yayınlayan Tony Macalpine müzik hayatı boyunca Steve Vai, Billy Sheehan, Virgil Donati, Vinnie Moore, Dennis Chambers, Tommy Aldridge gibi önemli müzisyenlerle birlikte de çaldı. Tony Macalpine, 2008 yılında Elvis Presley’in gitaristi Hank Garland anısına çekilen Crazy isimli filmde de ünlü gitarist Wes Montgomery rolünü canlandırmıştı.
                              
Son solo albümünü 2011’de yayınlayan Tony Macalpine son albümüne “Ölüdeniz” adında bir şarkı da ekledi. Bu arada uyaralım, şarkının adı “Dead Sea” değil, bizzat “Ölüdeniz”. Albümünde Türkçe isimli bir şarkıya yer veren Tony Macalpine’in özellikle istediği İstanbul konseri eminiz ki İstanbullu müzikseverler için de unutulmaz bir konser olacak.
 
Davulda Aquiles Priester (Angra, Hangar, Vinnie Moore), bas gitarda Bjorn Englen (Yngwie J. Malmsteen, Quiet Riot, MSG) ve ikinci gitarda da İsrailli kadın gitarist Nili Brosh’tan oluşan kadrosuyla sahne alacak olan Tony Macalpine’in 7 Mart’ta İstanbul’da vereceği konser, Tuborg Gold sponsorluğunda düzenleniyor. 
                                              
Tony Macalpine İstanbul konserinin iki özel konuğu da olacak. Portekizli genç gitar sanatçısı Daniel Pique (http://www.facebook.com/DanielPiquePlanet) ve ABDli Progressive Rock grubu Agent Cooper (http://www.agentcooper.com), Tony Macalpine’den önce sahne alacaklar."
 
Program:
Daniel Pique: 21.40
Agent Cooper: 22.10
Tony Macalpine: 22.45

Performans&Burç ilişkisi

                                                       

 

Diyeceksiniz ki "nedir bu santana'nın burçlar ve sekse olan alakası?" Sakın ola altında bir buzağı aramayın; sadece aynı anda denk geldi iki konu. Haliyle 17'sinden 77'sine ilgi çekecek bir mevzuyu paylaşmakta beis görmüyorum. Tamamı Copy/paste. Buyurun ;)
 
(+18)
 
 
KOÇ BURCU: Her zaman hazır ve acelecidir. Dolaylı yollardan çok direkt olmayı tercih ederler. Hızlı ve sert olmayı severler. Herhangi bir yerde sevişebilirler. Kontrolü ellerine almaya ve partnerlerine aşık olmaya ihtiyaç duyarlar. Keşfetmekten hoşlanırlar. Keşfedilmeye ne kadar çabuk izin verirseniz o kadar hızla uzaklaşırlar. Vahşi, şehvetli ve tutkulu sevişirler. Seviştikten sonra uyumaya yada hemen uzaklaşıp hareket etmeye gereksinimleri vardır.
 
BOĞA BURCU: Yavaş, kolay ve doğal sevişmeleri tercih ederler. Bilinmeyen ve yeni şeyleri denemekten hoşlanmazlar. Güvenli ve klasik yöntemler Boğalara göredir. Uzun süreli ilişki ve oral uyarılar için harika partnerlerdir. Israrlı sevgililerdir. Boyun bölgeleri hassastır. Partnerlerinin zarif ve sabırlı olmalarına ihtiyaç duyarlar. Seviştikten sonra bir şeyler yiyip içmekten, sarılmaktan, sessiz kalmaktan hoşlanırlar.
 
İKİZLER BURCU: Ayna ve ışık kombinasyonları, İkizler' in uyarıcılarıdır. Partnerleri yeterince entelektüel değilse bir kereden sonra kaybolurlar. Konuşabilecekleri düzeyde partner ararlar. Sevişirken bir türlü yeterince zevk verip vermediklerini anlayamazlar. Sevişmede hızlı davranıp, çabuk bitirebilirler. Konuşmayı ve duymayı severler. Bilimsel ve kanıtlanmış tüm teknikleri kullanmak isterler. Seviştikten sonra uzun sohbetlerden hoşlanırlar.
 
YENGEÇ BURCU: Ellerini kullanmadan sevişmeyi, yatak dışındaki her yerde sevişmeyi severler. Ellerini kullanmamak isteseler bile parmaklarıyla zevk verme konusunda uzmandırlar. Ne kadar zevk aldıkları, partnerlerinin aldığı zevke endekslidir. Öncelikler partnerlerini düşünürler. Hisleri güçlüdür, partnerin ruh halini sünger gibi emerler. Partnerin aktif olması bir Yengeç'i pasif hale getirir veya tam tersidir. Seviştikten sonra ayaklarını veya kollarını partnere sarmak isterler.
 
ASLAN BURCU: Gösteriden ve izlenmekten hoşlanan Aslan' ın bu tarzı sevişirken de değişmez. Perdelerden kapalı kapılardan hoşlanmaz. Ayna, pahalı eşyalar, kaliteli içkiler uyarıcılarıdır. Ne istediklerini belli eder ve doruğa çıkarılmak isterler. Sevişmenin başında hiçbir şey yapmadan uzanır, sevilmek, okşanmak isterler. İlerleyen dakikalarda üstte olacakları pozisyonları tercih ederler. Güzelliklerinden, ihtişamlarından bahsetmeyen partneri bir daha görmeyebilirler.
 
BAŞAK BURCU: Kendi pijamalarını kullanabilecekleri ortamları tercih ederler. Diş fırçaları her zaman yanlarındadır. Partnerlerinin nelerden hoşlandığını konuşarak öğrenmeye çalışırlar. Seksten önce arkadaş olabilmek önemlidir. Temiz olduklarına inandıkları partnerleriyle, hijyen kuralları içinde sevişmek isterler. Seviştikten sonra elele tutuşup uyumayı veya duş almayı severler.
 
TERAZİ BURCU: Birlikte denge oluşturabilecekleri, eğlenceli, romantik ve popüler bir partnerle sevişmek isterler. Güzel/yakışıklı, bakımlı olduklarını fark eden ve bunu hissettiren bir partneri son derece mutlu etmek isterler.Her pozisyona uyum sağlarlar. Partnerlerine ikna olmuşlarsa her arzusunu yerine getirmek isterler. Uyumsuzluk duygusu yaşamamak isterler. Pahalı iç çamaşırlarından, güzelliklerini ortaya çıkaracak seks kıyafetlerinden hoşlanırlar. Kokudan etkilenirler.
 
AKREP BURCU: Seksi hayvanlar oldukları iddia edilir. Isırmak, emmek, can yakmak ve her türlü pozisyonu denemek için yaratılmışlardır. Kendilerine ne hissedildiğini anlamak için sevişmek isterler. Sadist ilişkiler kurma eğilimindedirler. Son derece tahrik edici davranıp, sonra da çekip gidebilirler. Orgazmı ve partnerinin ritmini kontrol altında tutmak isterler.
 
YAY BURCU: Bir Yay' la her şey çok çabuk olup bitebilir. Sabırlı değillerdir, uzun süreli sevişmeye elverişli değillerdir. Bunu bilirler. Ancak panterlerini yeniden çok çabuk hazırlayabilirler. Çıplaklıktan son derece hoşlanır ve tahrik olurlar. Yeni pozisyonlar ve yatak odası dışında yeni yerler denemeye bayılırlar. Dillerini ve ellerini kullanırken yeteneklidirler. Eğlenceli ve zekidirler. Seksin her türlüsüne ve eğlenceli oyuncaklara bayılırlar.
 
OĞLAK BURCU: Planlamadıkları ve ani gelişen seks oyunlarından hoşlanmazlar. Partnerlerini önce tanımayı tercih ederler. Partnerlerinin ne zaman neistediklerini bilmek ve kendi isteklerinin partnerleri tarafından bilinmesini isterler. Kendilerini uzun süre tutabilirler. Egzotik varyasyonlarla değil, güçlü kalmakla ilgilenirler. Dominant olmayı herzaman tercih ederler.
 
KOVA BURCU: İnsancıl ve arkadaş düşkünü Kovalar, partnerlerini bir seks objesi olarak görmez. Konuşabilecekleri ve bilgilerini paylaşabilecekleri eşlere ihtiyaç duyarlar. Hızlı başlangıç yapabilirlerse, özgür ve istekli davranabilirler. Hayal güçleri kuvvetlidir ve yeni şeyler denemeye her zaman heveslidirler. Partnerlerinin keyif alması öncelikleönemlidir. Seviştikten sonra partnerinin kendisine arkadan sarılıp uzanmayı severler.
 
BALIK BURCU:Her zaman,her yerde, herkesle sevişebilirler. Partnerleri varsa Ona uymayı ve isteklerini ve fantezilerini yerine getirmeyi tercih ederler. Hayır demekten nefret ederler. Doğru zamanlama ve doğru hareket yetenekleri vardır. Hisleri güçlüdür. Su yatağı veya havuz, banyo, deniz gibi alanlarda sevişmeyi tercih ederler. Mazoşist eğilimleri vardır. Seks oyuncaklarına bayılırlar.

Yatak&Burç ilişkisi

                                               

İşte facebook'ta dolanan yüzlerce enteresan(!) paylaşımlardan biri daha. Bir nev'i karakter tahlil olmuş ama "karakter ortamı" başka bu sefer. Kendi payıma, benim burcum doğruyu söylemiş vesselam. Ya sizinkiler?

hastane 1

           Arabama binip doğruca hastaneye doğru yola çıktım, yolda iki tane çörek almak dışında hiç durmadım ve yaklaşık yirmi dakika sonra, hastanenin kapısından içeri giriyordum. Danışma memuru ve benim hayranım olan stajyer kıza kafamla hızlıca selam verip, asansörü beklemeden hızlıca merdivenlerden iki kat aşağıya indim.
          Doktorluğa başladığımdan beri beni en rahatsız eden şeyin cesetler değil de hastane kokusu olduğunu büyük bir şaşkınlıkla fark ettim. Çünkü ne zaman, özellikle de boş mideyle hastaneye adımımı atsam büyük bir mide bulantısı başlıyor. Şu anda da olduğu gibi.  Koridorun sonuna kadar hızlı adımlarla, ayakkabılarım kauçuk hastane zemininde ciyaklamasına aldırmadan ilerledim ve çalışma alanım olan morga açılan sürgülü kapılara gelince hızlıca kartımı okutup içeri girdim. Lee yarı uyuklar vaziyette beni bekliyordu, bu aralar o da en az benim kadar çalışıyordu ve bu tempo bizi bir hayli yormuştu.
            Saçlarımın etrafımda dalgalanmasına izin vererek yavaşça kafamı salladım ‘’ selam Lee çok yorgun gözüküyorsun. Ben geldiğime göre evine gidebilirsin.’’
            O da en az benim içinde bulunduğum test sonucu heyecanının tam tersi bir bezginlikle ‘’tabi ki yoruldum, bu lanet olasıca işten sıkılmaya başladım, cesetler çekmecelerinde yatarken de yeterince rahatsız ediciydi, şimdi bir de yürümeye başladılar. ‘’ Hızlı hızlı kafasını salladı ve yarı oturur yarı uzanır bir vaziyette durduğu sandalyeden kalktı. ‘’Tanrım hiç bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum’’ derken bir yandan da fazlasıyla tombul bacaklarını esnetmeye çalışıyordu. Lee bu hastanede ve bu meslekte benden daha eskiydi. Kırklı yaşlarının başındaydı. Kafasının belli yerlerindeki kıllar hariç keldi ve çerçevesiz gözlükleriyle ben doktorum diye bağırıyordu. Hobilerinin arasında da benimle uğraşmak vardı.
           Lee söylenerek kapıdan çıkarken bende iki gün önce Sara’ya mailime göndermesini rica ettiğim test sonuçlarıma bakıyordum. Ağzımı kapatmak için büyük bir çaba harcayarak ve küfrederek yerimden kalktım. Evet, cesetlerin yürümesi problemdi ve evet benimle ilgiliydi. Cesetlerde herhangi bir anormallik yoktu, anormallik benim kanımdaydı!

 

wispy-detective