giriş için:

kullanıcı:
parola:

yazılar

yenile

ara

yazı :
yazar :
tarih :
takvim
takvim

Ben ve O

Gidişinin ardından dur diyemedim. Kal bak yazık olacak diyemedim.Varlığın yahut yokluğun uzun zamandır farketmiyordu, fakat gidişine hazır değildim, onlar hazırdı ve belkide kolay kabullenecekler gidişini. Ne kal diyebildim ne de ''git senin için iyi olur, biraz uzak kalman lazım'' diyebildim. Öylece bakakaldım ardından.

Sana gelince bana gelmeden, yazılacak çizilecek çok şey var gidişinin ardından yüzüne söylediklerim ve dahası söylemediklerim.Yoruldum, belki sende yoruldun, yaşlandın belki, belki biz seni sen bizi anlayamadık. Herkesin uzaktan imrenerek baktığı, konuşmaktan ve dinlemekten zevk aldığıı insan şimdi kökten mi gittin?

Bu bir mektup değil, sitem de değil, ama yazmam lazım. Her şeye eskisi kadar üzülemiyorum, belki duygusuz kaldım uzun süre ne söylerim kendime ne cevap verir ve nasıl alışırım yanına gelirmiyim yahut sen dönermisin tam olarak bilemedim. Ne öğrendimse senden öğrendim kabul, bir tek bencilliği öğrenemedim senden değil mi? Keşke senin kadar bencil olsaydım. Şimdi yokluğunda bana bıraktığın sorumlulukları, ne kadar yerine getiririm ne kadar başarılı olurum bilmem, ama şuramda bir şeyler tıkandı kaldı, ben hala çocuğum aslında,  benim hayatımın içine ettin gitmekle BABA.

The Great Masters Sergisi İstanbul’da

        

The Great Masters Sergisi 1 Haziran’da kapılarını açacak. Rönesans döneminin büyük dehaları Michelangelo, Leonardo ve Raphael de bu etkinlik ile ilk kez hep birlikte Türkiye’de olacak. MSGSÜ Tophane-i Amire KSM Beş Kubbe Salonu’nda gerçekleşecek serginin biletleri ise MyBilet’te satışa sunuldu.
 
16.yüzyıl İtalya’sının en ünlü üç ustası Michelangelo, Leonardo ve Raphael’in bilim ve sanatta nasıl izler bıraktıklarını anlatan The Great Masters Sergisi; 1 Haziran – 31 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek.
 
Arter Tasarım, MuseoIdealeLeoanardo ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen sergi; dokunmatik ekranlar ve interaktifler ile Türkiye’de gerçek anlamda hayata geçirilecek ilk interaktif sanat sergisi olma özelliğini taşıyor.
 
Sergide Michelangelo’nun Sistin Şapeli’ndeki eserlerini ve Davud heykelini; Leonardo’nun Son Yemek freskini, anatomi çalışmalarını, Vitrivius İnsanı’nı; Raphael’in ise Atina Okulu freskini detaylıca inceleme fırsat sunulacak. Ayrıca dönemin en önemli keşifleri perspektif, anatomi ve ayna konusunda farklı deneyimler de yaşatacak.

İsveçli sergi tasarım şirketi “ExcellentExhibitions AB” tarafından tasarlanan sergi, dünyaca ünlü İtalyan küratörler AlessandroVezzosi ve FrancescoBuranelli tarafından hayata geçirildi.

interstellar overdrive..

centaurus a.. 14 milyon ışık yılı uzağımızda, bir galaksi.. şili'deki la silla rasathanesi, 2.2 metre çaplı son teknoloji ürünü teleskopunu bu galaksiye odaklamış, pozometreyi de 50 saat açık bırakmış (ntv'nin yalancısıyım), ortaya böyle bir kare (ahahaha) çıkmış:

(daha büyük hali için tıklayınız)

ben bunu interstellar overdrive eşliğinde izlerim arkadaş..

"o ne" diyenle zaten işimiz olmaz, ama yine de yapalım kıyağımızı:

 

 

de haydi, siz de sebeplenin canlar..

Süper Türk Canavarı 1600

            

Geçenlerde “İlk Türk Otomobili Üretildi” diyen ve Kazakistan’da üretilen bir otomobili haber yapan bazı linkler görünce; “Yahu biz bundan yıllar önce Devrim projesini hayata geçirmemiş miydik? Hadi ben rüya gördüm diyelim, Anadol da mı yalandı?” diyerek, kendimi Vikipedi’nin sahillerine attım. Kısacık bir gezintinin sonunda, kendimi bir anda anılarımdan birinin içinde buldum: Anadol STC 16

Üniversitenin ilk sınıfındayken, çok sevdiğim bir abimin vardı bu canavardan… Yıl 1989… Elbette bayağı eskiydi o yılda bu arkadaş. Lakin görüntüsü itibariyle takdire şayandı. O yıllarda sokakta bir Corvette Stingray, bir Porsche falan görmek zaten çok zordu. Arada bir Opel Manta, Datsun, Nissan, Mustang ve hatta Mack 1 falan gördüğümüzde kendimizi şanslı sayardık. Ferrari, Lambo gibi arkadaşlar; bizim için dergi sayfalarında karşılaşılacak canavarlardı.

               

İşte bu canavar yoksunluğumuz içinde; Anadol’un rallilerde falan sıkça kullanılan ve tercih edilen STC 16’yı üretmiş olması paha biçilemezdi.

İlk olarak 1973 yılında piyasaya sürülen STC 16; “Sport Turkish Car 1600” olarak ya da “Sport Touring Coupe 1600” olarak biliniyor. Yalnız o dönemin bıçkın sokak sürücüleri için bu model, “Süper Türk Canavarı 1600” idi…

Modeli dönemin ralli yarışçıları falan kullanmış. Aralarında Renç Koçibey, Demir Bükey, Romolo Marcopoli, İskender Aruoba, Cihat Gürkan, Ali Furgaç, Şevki Gökerman, Serdar Bostancı, Murat Okçuoğlu, Cüneyd Işıngör, Mehmet Becce, Hızır Gürel, Derya Karaköse ve Osman Arabacı'nın olduğu bu yarışçılar; STC 16 ile başarıdan başarıya koşmuş.

    

Zamanla yaşanan ekonomik krizler ve Koç Grubu’na bu işin pahalı gelmesi nedeniyle üretimden kaldırılmış. 1973 ve 1975 yılları arasında toplam 176 adet STC 16 üretilmiş. Renk olarak genelde “Alanya Sarısı” kullanılmış. Az sayıda da olsa; dönemin spor arabalarında kullanılan beyaz şeritli kırmızı ya da mavi şeritli beyaz renkte üretimler de yapılmış.

Şimdilerde bildiğiniz antika spor otomobil konumunda… Bu 176 araçtan kaçı sağlamdır, çalışıyordur bilmiyorum. Ama bulunsa ve alınsa fena mı olur?

afterwork - 25 mayıs 2012 @ şaşkınbakkal hayal kahvesi!

doğuşlarına şahit olduğumuz güzide grup afterwork, haftaya cuma ikinci sahne deneyimlerini bu sefer biraz daha üst basamaktan bir mekan olan hayal kahvesi'nin "şaşkınbakkal" şubesinde yaşayacaklar, bize de onlara eşlik etmek düşecek..

gitar'da pek sevgili kardeşim blackened, a.k.a. aras hız'ın yer aldığı, mustafa olcay kardeşimizin davul çaldığı, mehmet tozyılmaz kişisinin basıverdiği ve berkem bilgin kardeşimizin de çeşitli tonlarda en görlisinden en brutaline tüm vokalleri kotardığı afterwork'ün, bu hızla 2013 roskilde'ye katılması beni hiç şaşırtmayacak:)

henüz bayilerinizden ısrarla istemeyin, ama konserine gelin yani:)

Yiğit Bulut ve Akif Beki kanal24'de halef - selef olacak mı?

 

http://www.medyatava.com/haber.asp?id=92628 üzerinden erişilebilen haberi okuyunca, ‘tamam’ dedim kendi kendime, ‘yine bir Yiğit Bulut ve yeni bir Yiğit Bulut yazısı yazmak farz oldu artık bana’.

Ofisime geldiğinde, beni, Yiğit Bulut’la ilgili işte o metin üzerinde çalışırken gören, aynı zamanda www.ziyaversencan.blogspot.com ‘un da sadık bir izleyicisi olan eski bir dost, ‘sen de bu adama kafayı fena taktın. 4 ayda 3. yazı, ne o, kıskanıyor musun yoksa?’ deyiverdi. Bunun üzerine, bir taraftan ‘ne alâkası var canım, Ertuğrul Özkök hakkındaki 4. yazımda yolda. Bu anlayışla yaklaşırsan, ülkenin bütün popüler habercilerine tebelleş olduğum sonucunu çıkarman bile mümkün’ mealinde bir müdafaa sergilerken, öte yandan da, an itibarıyla okumakta olduğunuz metnin plânını da büyük ölçüde değiştirmeyi kararlaştırmıştım bile. Bir diğer deyişle, Yiğit Bulut’la ilgili 3. yazım, ona dair argümanları zihnimde ilk kez evirip çevirmeye başladığımda, esas olarak medyatava’nın haberine reddiye üretmek bağlamında şekillenecekken, dostumun provokatif yaklaşımından sonra, bu eksenden tamamen çıkıvermişti.

Kestirmeden söylüyorum: Dostum haklı değil. Hem de hiç!

Anlayacağınız  ben, Yiğit Bulut’a takmış falan değilim. Onu kıskanmam ise söz konusu dahi olamaz. Zira, o; cv’sine nakşolmuş verili kariyerine bakıldığında, önemli gaflara, büyük günahlara ve hatırı sayılır mesleki yalpalamalara imza atmasının yanı sıra;  kimi başarılara da uzanmasını bilmiş genç ve hırslı bir haberci ve öyle ya da böyle kendisini kanıtlamayı becermiş bir medya yöneticisi; ben ise, ilaç sektörünün dağıtım kanalları ayağında 27 yıl çalışmasına müteakip, bu alandan emekli olmuş orta yaşlı bir blogger’ım. Sadece bu manzara bile, onun talip olduğu mevkilerde, pozisyonlarda zerrece gözümün olmaması için yeterince kuvvetli bir nedendir bana kalırsa.

Bu arada, lâf buraya gelmişken, bir hususa da kısaca değinmeden geçemeyeceğim. 10 aydır sürdürdüğüm bloggerlık faaliyetimin amacı; ilk adımda, hem içeriği ve hem de üslubuyla beni mutlu eden doyurucu, kaliteli, ‘sağlam’ yazılar yazabilmek, akabinde bunları paylaşmak ve nihayetinde de, paylaştığım metinlerin en oturaklılarından yapılmış kimi seçkilerin kitaplaştığını  görebilmektir.

Bu satırların yazarının, Yiğit Bulut’la alıp veremediği herhangi bir şahsi mes’elesinin olmadığına yapılan bu şeddeli vurgudan sonra, Bulut hakkındaki yazılarıma, bu metinle tematik bütünlük oluşturmaları bakımından, gönderme yapma faslına geldi sıra diye düşünüyorum.

Bulut’un, Ciner Medya Grubundaki görevlerinden atıldığı günün akşamı, yani 3 Ocak 2012’de yayınladım bahse konu yazılarımın ilkine http://ziyaversencan.blogspot.com/2012/01/yigit-bulut-haberturkten-sakn-bu-yuzden.html üzerinden; onun, Erdoğan’ın başdanışmanı olduğu haberiyle gündemin sarsıldığı gün olan 12 Ocak 2012’de yayınladığım ikinci yazıma ise http://ziyaversencan.blogspot.com/2012/01/ygit-bulutun-basbakan-erdogann-dansman.html linkiyle erişilebilir.

Metnin burasında, Yiğit bulut’la ilgili bu yazılarımın, yayınlandıkları çeşitli digital mecralarda, on binlerce tık alarak, diğer yazılarımla kıyaslanması kabil olmayan rekor sayıda bir okur ilgisine mazhar olduklarını da (dürüstlük ve nesnellik adına) teslim etmek  durumundayım.

Yazımın girişinde kendisinden bahsettiğim kadim dost, bu durumu da bildiğinden, alaycı yaklaşımını ‘bu Yiğit Bulut meselesinden sen de iyi ekmek yedin ha! Baksana, adamın isminin geçtiği yazın ihya oluyor. Ben de olsam, onunla ilgili olabildiğince çok yazardım ’ ifadesiyle de süslemeyi ihmal etmemişti.

Evet, Yiğit Bulut, (okumakta olduğunuzla birlikte) hakkında 3 yazı yazdığım ender figürlerden birisidir. Buna rağmen dostum, şaka kıvamında formüle ederek paylaştığı yargısında hiç de haklı değildir. Bir diğer deyişle, Bulut hakkındaki 3. yazıyı yazıyor oluşum, mezkûr yazıların bir çeşit okunma garantisi taşımasından değil; Türkiye’nin aktüel vaziyetinin, o metinleri kamuoyunun ramp ışıklarının altına atmaya beni adeta icbar etmesindendir.

Yukarıdaki linklerle erişilebilecek olan konuya dair ilk 2 yazıma göz atıldığında, onların, sadece bir kişiye hasredilmiş iddialar bütününden, ya da, faillerle onların mes’ulü oldukları fiillerden bahseden tek boyutlu metinlerden olmadıkları, aksine, bunlara kumanda eden gerideki (çoklu okumalara müsait) zengin anlam dairelerine ve fikir kürelerine nisbet ettikleri rahatlıkla görülebilecektir.

Bu uzunca izahattan sonra, beni, Bulut’a dair bir yazı daha yazmaya motive den saike, yani, medyatava’nın haberini reddetmeye, yani, ona ‘kontra çekmek’e geldi sıra.

Mezkûr internet haber sitesinde yayınlanan (bu yazının giriş cümlesinde paylaştığım) iddiaya itibar edilecek olursa, Akif Beki’nin Milliyet – Vatan gazete grubuna CEO olarak transfer olmasıyla birlikte, boşalan kanal24 genel yayın yönetmenliği pozisyonuna Yiğit Bulut getirilecektir.

 ‘İçerden ve doğrudan taraf ve şahit olan aktörler’den aldığı istihbaratlar sayesinde, medya ile ilgili olaylara dair çoğunlukla isabetli öngörülerde bulunan mezkûr mecra, bana kalırsa bu tahmininde yanılmaktadır. Bu iddiamı, somut bir bilgi ya da istihbarata dayandırmıyorum. Bu argümanımın altında, sadece ve yalnızca Yiğit Bulut ve Başbakan Erdoğan’ın kişilik profillerinin çok farklı oluşu yatmaktadır. Görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsınız, bu bahsi diğerdir, lâkin şunu teslim etmek durumundasınızdır: Erdoğan sahici ve samimi birisidir. Buna karşılık, Yiğit Bulut ise, muhatabının algısında, had safhada bir sahicilik (otantisite), samimiyet ve inandırıcılık problemi oluşturan bir tarzın ve tavrın mümessilidir.

Konuya dair ilk 2 yazımda ayrıntılı olarak analiz ettiğim üzere, Yiğit Bulut’un, işaret ettiğim o ciddi samimiyet problematiği yüzünden, Erdoğan’ın, kanal24’ün başında görmek istediği kişiler listesinde çok gerilere düştüğüne kuvvetle inanmaktayım.

Medyatava’nın özel haberinde, söz konusu kanalın çalışanlarının, Yiğit Bulut’un tepe yöneticileri olması ihtimalinden rahatsız olduklarına da vurgu yapılmıştır.

Bu yazı üzerinden, kanal24 çalışanlarının yüreğine de ‘korkmayın, Bulut tepe yöneticiniz olmayacak!’ diyerek bir nebze olsun su serpmiş olayım. Bana kalırsa bu haber, işsizliğinin 5. ayını idrak eden Yiğit Bulut’a yer açmak adına, bizatihi kendisinin, ya da onun eko-sistemindeki birilerinin yaptığı bir PR faaliyetinden başka bir şey değildir.  

Öte yandan, Yiğit Bulut, bahse konu pozisyona getirilirse, bu satırların yazarı, lâfı hiç eveleyip gevelemeden, ‘ama, lâkin, fakat…’ gibi zehirli payandalara yaslanmadan, hem Bulut’tan ve hem de okurundan samimiyetle özür dilemesini de bilecektir.

Yiğit Bulut’la ilgili 3. yazı okuduğunuz bu cümleyle bitti. Şimdi sıra, Ertuğrul Özkök’le ilgili olan 4. Yazımı paylaşmaya geldi.

İddiasıyla bu yazımın plânının önemli ölçüde değişmesine neden olan kadim dostumun, Özkök’le ilgili olan metnimi paylaştığımda, hangi eleştirileri dillendireceğini daha şimdiden merak ettiğimi itiraf ederek tamamlamış olayım bu metni.

10 Mayıs: Avrupa Günü’nün ertesi…

                   

Dün, yani 9 Mayıs; Avrupa Günü olarak kutlandı. Kutlandı diyorum ama ben öyle meydanlarda falan “Hepimiz Avrupa’yız” pankartları ile dolaşan kalabalıklara falan rastlamadım. Dün akşam izlediğim hiçbir haber programında da Avrupa’nın belli başlı şehirlerinde insanların havai fişekler ve bandolar eşliğinde AB bayrakları salladığını falan görmedim. Kaldı ki Avrupa yakasında oturan bir şahsiyetim. Ben ki göremedim, Asya yakasında oturan arkadaşlarımın göreceğini hiç sanmıyorum.

Avrupa; şu yorgun yerkürenin 7 kıtasından biri ve diğer kıtaların çoğuna göre de oldukça minyon bir kıta… Bildiğin “küçük”… Lakin öte yandan özellikle 20. Yüzyıl’ı bir nevi altın çağ olarak yaşamış bir kıta aynı zamanda… Koca koca kıtalara tepeden bakmış, burnu düşmüş ama yerden kaldırmamış! 16. Yüzyıldan bu yana da bilinen ne kadar kıta varsa, her birine parmağını bir değdirmiş. Mesela Arjantin’in burnunun dibindeki ada için aylarca kanlı bıçaklı savaşacak, neredeyse kendisi kadar yüz ölçümüne sahip bir Hindistan’ı işgal edecek, toplam nüfusunu kat be kat geçen Çin’e kafa tutacak kadar da enteresan bir oluşum…

Avrupa’nın bir günü olması; Avrupalılar açısından ne ifade ediyor bilmiyorum ama kendini bilen bir Asya, Afrika, Avustralya, Amerika (Kuzey ve Güney) insanı için çok da bir önem arzetmemesi gerekiyor. Lakin gelin görün ki; şu garip, kendi halinde, Avrupa ile ilişkisi sadece Trakya yarım adası üzerinde ikamet etmek olan Uruk Hai kulunun cep telefonuna şöyle bir mesaj gelebiliyor:

“AB standartlarinin da uzerinde bir Turkiye yolunda hizla ilerliyoruz. 9 Mayis Avrupa Gununuz kutlu olsun. Avrupa Birligi Bakanligi ve Basmuzakereci”

Gelen mesaj; Türkçe karakterleri tanımayan bir cihazdan atılmış. Yani ya Avrupa kökenli bir cihaz bu ya da ABD, Japonya falan… Kendi karakterimi okuyamadığım bir mesajın içeriği, Avrupa Gününü kutlamak üzerine kurulu… Oysa bu ülkenin, coğrafi açıdan bakıldığında, oldukça küçük bir bölümü Avrupa kıtası üzerinde bulunuyor. Koca Avrupa kendi gününü doğru dürüst kutlamazken, TC vatandaşlarının cep telefonlarına bu tip bir kutlama mesajı acaba neden geliyor?

Öte yandan; kutladığımız Avrupa’nın da üzerinde bir standart elde etmiş bir Türkiye umudundan bahsediliyor. Madem adamların standartları bize yeterli gelmiyor, daha üstünde bir oluşum içine girmek arzusundayız; o halde neyi kutluyoruz? Hatta niye kutluyoruz? Biz o standartlara geldiğimizde, Avrupa bizim Türkiye Günümüzü kutlayacak mı mesela? Hayır, kutlama sözü veriyorlarsa ben de onlarınkini kutlayayım. Elime yapışmaz haliyle…

Daha Avrupa Birliği’ne kabul edilmemiş bir Türkiye’den bahsediyoruz. Şimdi birliğe kabulümüz yok ve diyelim ki Antalya, Ankara, Gaziantep, Trabzon falan gibi bir Asya kıtası konumlu şehirde yaşıyoruz. Bu durumda neyi kutluyoruz? Misal; Çin, Rusya, Nepal vatandaşlarına da gidiyor mu bu mesaj? Onların da Avrupa Günü kutlanıyor mu?

Bir de biz zaten kutlama özürlü bir ülke olup çıkmadık mı? 23 Nisan’da çocuklara “Bu bayramı kutlamanıza gerek yok” diyen, 19 Mayıs için sadece Ankara’da kapsamlı bir kutlama yapılmasını organize etmeye çalışan biz değil miyiz?

19 Mayıs; düşmana karşı başlatılan Kuva-i Milliye hareketinin yani yüzyılın en büyük bağımsızlık mücadelelerinden birinin başlangıç tarihi… Bu ülkenin topraklarında Avrupa ülkelerinin bayraklarının dalgalanmaması için topyekün girişilen bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı… Biz mesela artık bunu öyle toplumca falan kutlamaya pek gerek olmadığını düşünüyoruz. Adı “Gençlik ve Spor Bayramı” diye sanırım, günün anlamını unutup gittik. Belki de yeni nesil, bu bayramı “Türk gençlerinin 1919 Dünya Atletizm Şampiyonası’nda kazandığı başarılar” için falan sanıyor, bilmiyorum. Ya da belki Avrupa, bu bayramımızı kutlamıyor diye biz de kutlamıyor olabiliriz. Hadi onların kutlamaması normal. Hatta onlar yas günü falan ilan edebilirler… Lakin biz neden kutlamıyoruz? Hadi bunu kutlamıyoruz, o halde neden Avrupa Gününü kutluyoruz? Daha kapıları açmamış ki adamlar… Sanırsın Kanuni Sultan Süleyman yeniden kapısını çalmış Viyana’nın, bunlar da arkasına masa, sandalye falan yığıyorlar. Biz şimdi bu hattı müdafayı mı kutluyoruz?

Bir bilen aydınlatsın rica ediyorum. Asya kökenli, Avrupa ikametli bir TC vatandaşı olarak; neyi kutlayacağım ve neyi kutlamayacağım? İnsan kendisini sokak lambaları arasında embesile dönen pervaneler gibi hissediyor.

Depresyonumu da aşarım inşallah.......

 

Size; beni sıkan, üzen bir şey itiraf edeceğim: Bana bir haller oldu ve bu yüzden de neredeyse bir aydır doğru düzgün yazamıyorum artık.

Bir aydan önce, adeta fark etmeden nefes almanın, ya da zahmetsizce yutkunmanın basitliğinde ve kolaylığında becerdiğim ‘verili – belirli bir meseleye odaklanma’ işinin artık cehennemim oluvermesinden kaynaklanmakta bu yazamama sendromum .

Evet, neredeyse 4 haftadır verili, muayyen, belirli bir mesele üzerinde yoğunlaşma hassamı kaybettim desem, çok da abartılı bir ifade sayılmayacak bu.

İşte bu yüzdendir ki, kabaca bir aydır, kelimelere hükmetme kaabiliyetim de neredeyse iptal olmuş durumda.

Çok değil, kısa bir süre önce, kavramların, sözcüklerin efendisi gibi hissederdim kendimi.

Lâkin, bahse konu süreçte, son bir ayda, hükmettiğimi sandığım, hatta, büyük bir müstekbirlilikle, zaman zaman, yarı bilinçli bir ruh haliyle 'köle' muamelesi bile çektiğim o mezkûr entellektüel entiteler, her münevverin en önemli enstrümanı bildiği o zihni vasıtalar; kelimeler, artık benimle alay eder hale geldiler.

Kelimeler, kavramlar, söz öbekleri, son bir ay için söyleyecek olursam, önce beliriveriyorlar hayalhanemde ve ardından da kayıp gidiveriyorlar, kayboluveriyorlar aceleyle ve gaddarca .

Kelimeler zindanım, kavramlar zindancım, söz öbeklerinden müteşekkil argümanlar ise adeta kâbusum olup çıkıyorlar bu durumda tabiatıyla.

Yazmayı düşündüğüm, başlayıp da bitiremediğim, kabasını çıkıp, ince işine ise bir türlü girişemediğim nâ-tamam yazılarım da, ister istemez entellektüel katlimin faili oluveriyorlar verili koşullarda.

Yazamamamın, yazmaya konsantre olamamamın arka plânında, yazdıklarımı; üzerinde durulmaya, yazılmaya ve de akabinde de başkalarıyla paylaşmaya lâyık bulamıyor oluşum yatmakta bana kalırsa. En azından buna dair hissiyatım, an itibarıyla bu merkezdedir.

Anlayacağınız, tam bir 'kendisini depdeğersiz görme'; kendi fikirlerine zerrece güvenememe; entellektüel verimine fevkalâde pis kokan bir 'necaset yığını' muamelesi çekme; benliğini, vesveselerinden inşa ettiği bir yaban diyara sürgün etme; korkularından çattığı devasa bir haçı sırtlanıp, sırf kendisine eziyet için yaratılmış hususi ve pek dik yamaçlı bir ‘Kafatası Tepesi’ne tırmanma  halet-i ruhiyesidir bu.

Ki, haliyle de bu ruh hali, sizin de teslim edeceğiniz üzere, kendisine dûçâr olan bakımından, hiç de hayırhah bir manzara değildir.

Oysa, ilki 1 Mayıs tartışmalarıyla ve ikincisi de komplo teorisi ve bunun pratikleriyle ilgili iki önemli yazım, üzerinde biraz çalışılarak tamamlanmayı, içime sinen bir kıvama geldiğinde de, kamuoyuyla paylaşılmayı beklemekte.

‘Bu gidiş hoş ve hayırlı bir gidiş değil, bir şeyler yapmam lâzım, hem de acilen!’ diye düşüyor ve bu düşüncemi de, yazamama kâbusumu tarife gayret ettiğim bu satırları paylaşarak, onunla böylesine aleni bir suretle yüzleşerek ve hesaplaşarak aşabileceğimi umuyorum.

Bazı şeyler “çocuk” kalmalı…

    

Yaş ilerledikçe; bir yandan yaşadığın yıl sayısı ile doğru orantılı olarak artan anılara sahip oluyorsun, bir yandan da o ana dek yaşadığın birçok anıyı hatırlamıyorsun. Ya bir “hatırlatgaç” gerekiyor ya da silinip gidiyor. Yani ne ka yaş, o ka zengin bir anı dünyası diye bir şey yok.

Hayatın, hatırlayabildiğin kadar…

Ancak yaşın ilerledikçe; çevrende yaşanan ve kısacık bir deneyim zamanında görüp değerlendirdiğin bir sürü değişim fark ediyorsun. Küçükken, çocucakken farklı olan yerler, yaşadığın ve çocukluğunun geçtiği dönemler, işte şimdi kocaman, kazık kadar biri olduğunda çok daha değişik bir şekle bürünmüş oluyor. Bunun kaçarı yok ne yazık ki…

Geçenlerde yolum; çocukluğumun geçtiği, doğduğum büyüdüğüm mahalleye düştü yine… Yılda bir iki kere düşüyor yolum o mahalleye… Bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Zira benim yaşımdakilerin çok büyük bölümü, eğer hala aynı mahallede yaşamıyor ise çok zor uğruyor çocukluk sokaklarına, kaldırımlarına, çam ağaçlarına…

Bir başka açıdan da kendimi şanssız hissediyorum. Çünkü zamanın getirdiği o kaçınılmaz değişim, her şeyin olduğu gibi çocukluk mahallerinin de formunu alıp eline yoğuruyor, daha farklı bir formatta hazırlayıp önüne koymuş oluyor. Örneğin; rakip mahalleleri konuk ettiğimiz ve maçlar yaptığımız meydana, bulabildiğimiz taşlarla iki kale inşa edip maç yapmak imkansız hale gelmiş olabiliyor. Bu, en basit örneği üstelik… Çocukluğunun anılarının yaşandığı yerler artık yok ve bunu canlı canlı görmek, insana buruk bir acı veriyor.

İnsan; eğer mutlu bir çocukluk geçirdiğini düşünüyorsa –ki ben düşünüyorum-, o çocukluğun geçtiği yerleri, mümkün olmayacağını bile bile aynı şekliyle görmeyi umuyor. Birbirine komşu bahçelerin her birinde rengarenk ortancalar olsun, sokakta geceleri mahalleyi koruyan köpeklerle gündüzleri koşarak oyunlar oynanabilsin, tırmanırken ellerini yapış yapış yapan özlere sahip çam ağaçlarının altında misket oynanabilsin, mahallenin çocukları komşu teyzelerin ve amcaların siparişlerini mahalle esnafından alıp getirebilsin ve karşılığında bu tip görevlerin ödülü olarak hazır edilmiş şekerlerden edinebilsin istiyor.

Çok şey istiyor bu insanoğlu farkındayım. Kendi çocuk kalamazken, büyüdüğü yerler çocuk kalsın istiyor. Elbette mümkün değil. Değil ama… İnsan yine de arada sırada, içindeki çocuğun elinden tutup, mahalle maçında plastik top tepmek, yerden en fazla 10 santim yüksek taş kale direklerinin önünde "Valla gol değil, direk!" diyerek hararetli tartışmalara girmek  istiyor. 

Babylon 5 - 5 okka billura sahip dizi!

 

 

Egri oturup dogru konusalim : son yillarda kac tane bilim kurgu eseri bagimlilik yaratma konusunda eroyini cebinden cikartacak potansiyele sahipti? Kac tane uzayda gecen hikayeyi uykunuzdan fedakarlik edip obsesif kompulsif gibi pur dikkat izlediniz? Soyle hayal gucunuzu sonuna kadar korukleyen, entrikasi bol, kurgusal evreninin her kosesinde onemli bir ayrinti bulunan, kelimenin tam manasiyle komple bir uzay mitolojisi izlemeyeli ne kadar oldu?

 

Bana ne lan ne kadar olduysa ahahahaha. Sordugum soruya bak... 

Ama daha fazla uzulmenize gerek yok, cunku Brando kardesiniz insanlik tarihinin en iyi 3 tv dizisinden birini sonunda kitlelerle paylasmaya karar verdi! Diger iki dizi ne diye sorarsaniz, biri The Wire, oburu de Kaygisizlar. Ama konumuzdan sapmayalim simdilik...

 

Nedir bu Babylon 5?

 

Aha da bu resimde gordugunuz uzay istasyonudur. 

Hikayeyi biraz daha derinlemesine acalim spoiler vermeden : 

Dizi 2258 yilinda basliyor ve 2262'ye kadar olan 5 senelik sureci anlatiyor. Yil 2258 olunca tabi arada gecen seyleri merak ediyor insan. Soyle : bugune yakin bir gelecekte (atiyorum 2050 olsun) insanoglu kendi gunes sistemi sinirlari icerisinde ilk defa yabanci bir irkla (Centauri) temas kuruyor. Tabi iki irk arasinda ticaret cabucak kendine yer ediniyor, ve Centauri'lerden edindigimiz Hyperspace teknolojisiyle uzayin bir noktasindan obur noktasina "he" deyince ulasabilir hale geliyoruz. E tabi uzayin dort bir yanina yayildikca, baska irklar ile karsilasiyoruz : Minbari'ler, Narn'lar, Vorlon'lar... Bunlardan ozellikle Minbari'ler cok onemli, cunku bir ara bunlarla savasa giriyoruz, ve bunlar gerek sayi gerek teknoloji ustunluklerini kullanip bizi neredeyse yok ediyorlar ("Bir gun oldurmedigim her insan icin bana lanet edeceksiniz" -A. Hiddler, Minbari imami). Neyse, savasi kaybetmemize ramak kala Minbari'ler muglak sebeplerden dolayi teslim oluyorlar (ben biliyorum sebebini ahahaha). Tabi bazi dallama insanlar diyorlar "hahahaha boyle s.kerler adami iste", digerleri ise isin esrarengiz yanini merak ediyorlar. 

 

Babylon projesi, savastan sonra hayata geciriliyor. Irklarin savasmadan, birbirini yemeden uzayda yasamasini saglamak amaciyla kurulan bir diplomasi merkezi Babylon. Ilk 4 Babylon istasyonu, bilinmeyen bir sebepten dolayi insasi tamamlanir tamamlanmaz yok oluyor, patliyor, uzayda bin bir parcaciga ayriliyor. Dizi, adindan da anlayabileceginiz gibi, hayatta kalan son Babylon istasyonunda geciyor. Yukarida bahsettigim her irkin birer buyuk elcisi istasyonda gorevli. Ana gorevleri barisi saglamak ve korumak olsa da entrikalari, ali cengiz oyunlarinin arkasi gelmiyor. 

 

Dizi, yer aldigi kurgusal evreni mukemmel bir bicimde sunuyor. Tipki epik bir antik yunan trajedisi gibi, cok eski caglarda yasamis tanrisal varliklar, iyi-kotu dengelerinin surekli kaymasinda rol oynuyor. Bu da iyiligi ve kotulugu temsil eden, daha once milyonlarca yil sayisiz savas vermis iki irk tarafindan dizide somutlastiriliyor : Vorlon'lar ve Shadow'lar. Vorlon'lar duzeni, Shadow'lar kaosu yaratma pesindeler diyebiliriz. Vorlon'larin genellikle sorduklari soru "Kimsin?", Shadow'larin ise "Ne istiyorsun?". Anlayacaginiz, bu iki irk cok derin felsefi konseptleri diziye katmer katmer isliyorlar. 

 

Butun bunlarin yaninda, dizinin ana temalarini soyle ozetleyebiliriz : 

-duzen vs kaos

-otorite vs ozgur irade

-savas vs baris

-din, inanc

-fedakarlik

-ruyalar, vahiyler

 

Anlayacaginiz, cok zengin bir evrene, bin bir farkli karaktere ve birbirinden surukleyici entrikalara ev sahipligi yapan sahane bir dizi Babylon 5. Tv tarihinde bunun kadar olgun yapimlar cok ender gorulen seylerdir (diyorum ya, The Wire haric bunun gibisine rastlamadim). 

 

Dizinin en buyuk dezavantaji, mutevazi bir butceyle yapildigi icin ozel efektlerin, dekorlarin falan biraz dandik olmasi; ama iki-uc bolum izledikten sonra alisiyor insan. Hatta soyle diyeyim, su anda hayvan gibi bir uzay savasinin ortasindayim, ve grafikler 90larin bilgisayar oyunlari gibi gorunse de farkina bile varmiyorum. Zaten bu sitenin yas ortalamasi, Babylon 5'dan bile dandik ozel efektleri izleyerek buyumus oldugu icin cok yadirgamaz.

 

Dizinin ayrica 5-6 tane filmi cekildi sonradan, bir de 15 kusur bolumluk bir mini-dizi cekildi ardindan. Hepsini izledikten sonra buraya gelip commentlerimle sitenin server'i gocertebilirim ona gore :D 

 

Star Trek, Battlestar Galactica, Stargate falan izleyip sevdiyseniz, Babylon 5'a asik olacaksiniz. 

 

Brando, simdiye kadar bir allahin kuluna bile kotu tavsiyede bulunmamis insan.

Yıllar Sonra ÖSYM ve Kafamda Deli Sorular

Birebirde en son 2000 senesinde muhattap olduğum ÖSYM ile bu hafta sonu itibariyle tekrar kavuşacağız. 

Ben en son gördüğümde adı LES olan sınavın adı şmdilerde ALES olmuş. Biz de girelim dedik. Her müsait vakitte oturup çalışıyoruz ama sınav sistemini unutmuşuz tabi. Formüller, köklü sayılar, problemler filan derken bir şekilde lise yıllarıma döndüm. 

Değişiklik olaraksa şunları gördüm. Sınava girerken telefonu, çağrı cihazını geçtim; cüzdan, saat, kolye, kalem, silgi, küpe, bilezik, ANAHTAR, bozuk para sokamıyorsunuz. Şimdi biz İlkiss Hanım'la bu sınava ayrı yerlerde gideceğiz. Gidiş bize nostalji yaratacak çünkü çıkışta cep telefonuyla "ben şuradayım, ben buradayım" diyemeyeceğiz. Saat kaçta nerede dersek orada buluşmak zorundayız. Güzel, eğlenceli gibi.

Fakaaat aklımda birkaç soru var.

1- Evi nasıl kilitleyeceğiz, evden nasıl çıkacağız? Evi kilitledik anahtarı nereye bırakacağız? 

2- Saat olmazsa neye bakarak ne kadarı süre kaldığını göreceğiz, nasıl kendimizi programlayacağız? ÖSYM her sınıfa saat koyuyor mu?

3- Bozuk para olmazsa, eğer sınava girmek için taksiyle gelirsek ve 12 TL tutarsa, taksiciye bozuk olan 8 lira sende mi kalsın diyeceğiz?

4- Kalem silgi bizde mi kalıyor? :)

 

Fikri olanlar fikir belirtebilirse sevinirim. 

BOYOZ

                      

İstanbul’a gelirken “bir şey istiyor musunuz buradan”  soruma İzmirli olup da İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımdan aldığım tek bir yanıt vardır. Bir keresinde 25 tane boyoz alıp götürdüğümü bilirim, bir keresinde de yolumun üzerindeki tüm fırınlara gevrekçiler uğrayıp bulamadığımı:)

            
Yani, boyoz İzmir için geleneksel hale gelmiş, İzmir’le özdeşleşmiş bir yiyecek.  Aslında “Yahudi böreği” de denilen bu yiyecek  1492 sonrasında İspanya’dan kovularak İzmir’e yerleşen Seferad Yahudi Toplumunun İzmir’e kazandırdığı bir damak tadıdır.
Fırından alıp sıcak sıcak yediğinizde, hele İzmir tulumu ve haşlanmış yumurta eşliğinde yediğinizde o demli çayın yanında gerçekten de bir şölendir boyoz.


Adını da İspanyolca “bollos”  bohçalar anlamına gelen kelimeden almıştır. Çünkü yapımı esnasında hamur sürekli yoğurulup açılarak, rulo yapıp dinlendirilerek yağ  tahin ve tuzla kaynaştırılarak pişirilip bu tat elde edilir.
Neyse uzun lafın kısası, biz İzmirlilerin vazgeçemediği bu tadın bu sene yapılan ilk festivali  6 Mayıs Pazar günü gerçekleştirildi.
Ben de size bahaneyle hem İzmir Boyoz Festivalinden görüntüleri aktarayım hem de bilmeyenlere tanıtayım dedim.

        

              

             

         

düpedüz şerefsizlik: sakallı!

hayır, sizin düşündüğünüz sakallılar değil, laik kesim mensubu arkadaşlarım, bu başka, aha da bu sakallı:

bu icat, insanlık onuru ve haysiyetiyle oynayan bir icattır.

bu icat, bir batında beş kilo yenilebilecek bir icattır.

bu icat, çok acayiptir.

bu icat, çok lezizdir.

 

bunu icad eden kişi, dinsizdir, imansızdır, deyyusun önde gidenidir!

 

freko, sempatizan.

Liselim!

                       

“Bugün sabah saatlerinde, yurt genelinde geniş katılımlarla meydanlarda kutlama yapan erkeklerimiz, açtıkları pankartlar ve çektikleri halaylarla Milli Eğitim Bakanlığı’na teşekkürlerini ve sevgilerini iletmeye çalışıyorlar sayın seyirciler. Lisede okuyan öğrencilere evlilik konusunda vize çıkması, tüm ülkede sevinçle karşılandı. Şu an Taksim Meydanı’ndayız ve yüzbinler meydana akıyor. Yenikapı sahilinden Taksim’e çıkan güzergahta trafik tamamen kapatıldı. Mecidiyeköy ve Çağlayan’dan da akın akın insanlar meydana doğru ilerliyor. Kortejler arasında Minibüsçüler ile Halk Otobüsçülerini Kalkındırma ve Yaşatma Derneği başı çekiyor. Üye sayısı milyonları bulan “Kahveye Takılan Mahalle Gençleri Oluşumu” tarafından organize edilen bu büyük kutlama; başta Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde olduğu kadar Erzurum, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Gaziantep gibi kentlerimizde de coşkulu katılımlara sahne oluyor. Şu an Taksim Meydanı’nda kalabalığın içindeki arkadaşımıza bağlanıyoruz. Yerde son durumlar nedir Hakkı?”

“Sacettin, burada inanılmaz bir coşku havası hakim. Adım atılacak yer yok. Ülkemizin tüm coğrafyasının renkleri kol kola, omuz omuza bu büyük kutlamanın tadını çıkarıyorlar. Şu an solumda; temsili bir liseli kızın maketi ile evlilik fotoğrafı çektirmek için izdiham yaşanıyor. Kızın gelinlikle değil de okul forması ile tasvir edilmesi, bu izdihamı artıran en önemli unsur. Birçok farklı grup, konuyla ilgili basın bildirileri yayınladı. İşte o bildirilerden bazılarının önemli paragrafları…”

Minibüsçüler ile Halk Otobüsçülerini Kalkındırma ve Yaşatma Derneği Basın Bildirisi:

Biz; devletimizi böyle bir karar aldığı için yürekten kutluyoruz. Bugün minibüsçüleri kan ağlayan şarkılara, liseli gözü şeklinde çıkartmalara, liselim yazılı etiketlere, her gece efkarla yoğrulmuş, aşk acısı ile harmanlanmış çilingir sofralarına mahkum eden zihniyetin, nihayet ortadan kalkmış olmasını kutluyoruz. Bugün birçok minibüsçü kardeşimizin gönlünde 15’lik bir liseli kız yatmaktadır. Sevenleri ayırmayan devletimizi kutluyoruz.

Kahveye Takılan Mahalle Gençleri Oluşumu Basın Bildirisi:

Biz ki bir baltaya sap olamadığı için insan yerine konmayan, toplumdan dışlanmış ve liseli aşkıyla yanıp tutuşan Türk gençliğiyiz. Bu ülkenin geleceğiyiz. Bugüne dek psikolojimizle oynayan yaş sınırının dolaylı olarak da olsa kalkmış olması, hepimizin sap olma kaderini de değiştirecek tarihi bir harekettir. Artık mahallemizdeki liseliyi kaçırdık diye hayatımızın kararması gibi bir kabusumuz kalmadı. Mutluyuz, umutluyuz.

Karşılıksız Aşkını Öldürüp Başkasına Yar Etmeyenler Birleşik Platformu:

Toplumumuz bugün derin bir yaranın kapandığına şahit olmaktadır. Artık sırf aşkımıza karşılık alamadık diye liseli bir kızı öldürmek zorunda kalmayacağımız günler gelip çatmıştır. Platformumuzun belirlediği master plan; aşık olunan kızın kaçırılarak tenha bir yerde hızla ırzına geçilmesi ve elinden tutup babasına götürülerek, evlilik hazırlıkları için elini çabuk tutmasının istenmesi şeklindedir.

Disiplinlerarası Çocuk Yaşta Kızlara Tecavüz Komitesi

Biz ki toplumun farklı kesimlerinden ve farklı sosyoekonomik  yapılardan toplanıp bir araya gelmiş sapıklık emekçileriyiz. Şu fani dünyada tek zevkimiz, henüz 14-15 yaşında, süt gibi bir liseli iken; kanunlar bu hakkımızı elimizden almış ve bizi bu zevkimizi yaşamaktan men etmişti. Antidemokratik bir hareket olarak gördüğümüz bu durumun değişmiş olması, komitemizce sevinçle karşılanmıştır. Artık biz de dilediğimiz gibi sapıklık yapabilir, paçayı kaptıracağımız anda nikahı basıp yırtabiliriz. Hatta eminim ki bazı üyelerimiz; 15’inde bir liseli ile evlenip, üniversite çağına geldiğinde boşanarak; her 3 yıllık süreçte yenilenmenin tadına varacaklardır.

Paraya Sıkışınca Kızını Satan Babalar Birliği

Doğurttuğumuz ve bugünlere dek besleyerek karnından arpasını eksik etmediğimiz kızlarımızın, artık bunca yılın borcunu ödemesi gerektiği anda, karşımıza çıkan yasal bir engelden daha kurtulmuş olmanın sevinci ve mutluluğu içindeyiz. Yaşı değişken ve cebi kabarık müşterilerimizin, hiçbir sıkıntıya düşmeden rahatlıkla alışverişe başlayabilecekleri sezonumuzun açılışını yapmaktan onur duyuyoruz. Yalnız bu aşamada yeni bir düzenleme ile bu konuya ulusal standartlar getirilmesinden yanayız. Zira artık yasallaşan bu sektörde, gereksiz piyasa kırmalar, haksız rekabetler de karşımıza çıkacaktır. Kızın yaşı ile ters orantılı bir fiyatlandırma politikası talep ediyoruz.

“Genel açıklamalar böyle Sacettin, artık sendeyiz. Ben Hakkı Yetiştiren. Kopil Haber, İstanbul” 

Yaşayan efsane Stephen Hendry, Snooker’ı bıraktı

 

Snooker ile ilgilenen çok fazla üyemiz yok biliyorum. Ancak bu satırları yazmazsam eğer, kendimi affetmeyeceğimi düşündüm. İyi bir Snooker izleyicisi olmaya çalışıyorum. Çünkü kötü bir Snooker oyuncusuyum. Beceremediğim ender bilardo oyunlarından biri… Ancak izlemekten inanılmaz keyif aldığım bir oyun… Ve bu oyunun yaşayan efsanelerinden biri, Snooker’ı bıraktı. Bu oyunun örnek alınması gereken ustalarından birini artık izleyemeyeceğim. Bir anlamda öksüz kalmış gibiyim.

Hendry; 1969 doğumlu ve ilk Snooker Dünya Kupası’nı kazandığında sadece 21 yaşındaydı. Ve aynı kupayı 1992, 1993, 1994, 1995, 1996 ve 1999 yıllarında da kaldırdı. Strateji oluşturma, sabırlı ve kontrollü oynama, kayıpsız vuruş denemelerini çok az kullanması ile tam bir Snooker oyuncusu olan Hendry’nin lakabı da soğukkanlılığından ve kontrolünü yitirmemesinden ötürü “Iceman” olarak kaldı.

Snooker dünyasında birçok başarıya, rekora ve ilklere sahip olan Hendry; son yılların bence en iyi oyuncularından biri olan Stephen Maguire’a  2012 Dünya Snooker Şampiyonası Çeyrek Final Maçı’nda 13-2 yenildikten sonra, artık emekli olma zamanının geldiğine karar verdi. Bu emekliliğin tek teselli veren tarafı, son maçını Snooker’ın mabedi olan Crucible’da oynamış olması… Tüm Snooker sevenleri ve oyuncuları üzen bu karar belki gerekliydi Hendry açısından ama açıkçası ben ve daha birçok kişi buna hazır değildik sanırım.

Hendry; gerek seri inşa etme, gerek masa kontrolü, snooker yaratma ve çözme gibi konularda birçok oyuncunun ilham kaynağı olmuştu. Hendry’i yaşayan efsane yapan özelliklerinden birkaçını da burada sıralamakta fayda görüyorum:

En genç Dünya Şampiyonu unvanı
En fazla Dünya Şampiyonu olma unvanı
700’den fazla 100'lük seri
Ronnie O’Sullivan ile birlikte, en çok 147 yapan oyuncu unvanı
Kırmızı paketini dağıtmak için mavi topu kullanan ilk oyuncu unvanı

Her ne kadar atış süresini uzun tuttuğu ve rakibini oyundan düşürdüğü yönünde eleştiriler almış olsa da modern çağ olarak adlandırılan son dönem Snooker’ının bence en iyi oyuncusu, ıstakasını duvara astı. Belki ondan daha iyi oyuncular yetiştirecek bu spor ancak asla ikinci bir Iceman gelmeyecek.

son kalemiz de yıkıldı: fransa da biyometriğe geçti!

her dönem egemen bağış ve benzeri milletvekilleri, bakanlar, şunlar bunlar avrupa ile görüşmelerin had safha iyiye gittiğini söyler ve dahi bir sonraki görüşmede kesinkes serbest dolaşım çantada keklik derler..

ve fakat, geçenlerde toplanan avrupa birliği hede hödö komisyonu bu işi yine bir başka bahara erteledi. dönem başkanlığı da temmuzdan itibaren kıbrıs rum kesimine geçeceği için, o iş en az bir sene de öyle sallanır..

buna alışmştık, ama her bir umut dolu söylemden sonra yeni ızdırapların ortaya çıkması da işin tadını iyice kaçırıyor.

fransa, ankara büyükelçiliğinde zaten bir kaç yıldır randevu sistemi ile çalışıyor ve vize başvurusu yapan kişinin bizzat parmak izini alıp biyometrik fotoğrafını çekiyordu. 25 nisanda istanbul başkonsolosluğu da uygulamaya katıldı! yani, bundan sonra isterse bizzat isa mesih kendisi gelsin, paşa paşa konsolosluğun vize alım merkezinden randevu alacak, parmak izini verecek, biyometrik fotoğrafını çektirecek..

diğer konsolosluklar zaten kök söktürüyordu, bir bu kalmıştı, bunu da yitirdik, geçmiş olsun cümlemize..

 

Su altı köpekleri

Köpeklerin su ile dostluğu çoğumuzun bildiği, zaman zaman da tanık olduğu bir durum. Yazın denizin dalgalarına atlayan köpeklerin oyun düşkünlüğü de yine çoğumuzun bildiği bir gerçek… Peki su ile oyunu birleştirirseniz ve bir su altı fotoğraf makinesi ile köpekleri suyun altında fotoğraflarsanız neler elde edersiniz? İşte yakalanan karelerden bir kaçı:

Papyon - İlk Ateş(2012)

 

"Taze bir enerji ile alışılagelmiş çizgiden uzak, pırıl pırıl dört genç yaşlarından büyük işe kalkıştı. “Aya Bak” isimli anonim bir eseri yeniden düzenleyerek müzikseverlere merhaba diyen PAPYON, ilk albümlerini tamamladı. 
Papyon’un “İLK ATEŞ” ismini verdikleri albümde altı şarkı var. Barış Manço, Sezen Aksu, Selami Şahin, Uluğbek Hekimoğlu gibi önemli isimlerin unutulmayan şarkılarını rock formunda yorumlayan grup, bu albümde “Zevk-i Alem” isimli kendi bestelerine de yer verdi. Zevk-i Alem’in düzenlemesi ise İskender Paydaş ve Alişan Göksu imzası taşıyor. 
 
“İLK ATEŞ”, Dokuzsekiz Müzik etiketi ile 2 Mayıs Çarşamba müzik marketlerde olacak. 
 
Solist :Yiğit Atilla
Bas Gitar :Ozan Arslan
Davul :Mert Karahan
Elektro Gitar :Batu Akalın"
 
Bir erken albüm post'u daha. Tamamı Erzurumlu gençlerden oluşan grup bir mini albümle piyasayı selamlıyor. Daha albüm çıkmadan yayınlanan ilk klipleri olan "Ayabak", nasıl bir tesadüftür ki; geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan ve tüm eleştirmenlerden yıldızlı puan alan Replikas'ın son albümü "Bir Burada Yok İken"in de açılış parçası. Papyon'un bu mini albümün 5 şarkısı cover. Yıllar önce Haramiler'in, Altın Mikrofon için yaptıkları düzenleme güncelliğini kaybetmeden albümlere alınmaya devam ediyor. "Gözyaşlarım Anlatır" 90'ların ikinci yarısında Özbek şarkıcı Şahsenem ile belleklerimize yerleşmişti. Selami Şahin'in "Alışmak Sevmekten Daha Zor" ve Sezen Aksu'nun "Seni Kimler Aldı" besteleri gitarların baskınlığına rağmen orjinallerine sadık kalınmış. Albümün bir diğer hareketli bestesi Barış Manço'nun "Kara Sevdası". Gruba ait tek beste "Zevk-i Alem "ile albüm kapanıyor. "Paylaşımlar, download'lar varken albüm malbüm satmaz" diyenlere inat, özellikle de piyasada pek şans tanınmayan alternatif gruplar birbir albümlerini piyasaya çıkarıyorlar. Yazıyı yazdığım an itibariyle Pera grubu muhteşem  bir kapakla "Bir Başka Dünya", medar-ı iftiharımız yılların Pentagram'ı da "MMXII" isimli son albümlerini piyasaya çıkarmış durumdalardı. Bir başka underground grup Flört ise "Anadolu Beat" adını verdikleri albümleri için gün saymakta. Şahsen ben gidişattan çok memnunum, sizi bilmem ;)
 

Müziğe açılan kapı

BeoSound 5 Encore:

Dijital müziğe yolculuk

Bang & Olufsen; BeoSound 5 Encore modelinde 13.000’den fazla Internet radyo istasyonuna ve tüm kişisel dijital müzik koleksiyonuna erişim sunan bir model olarak hayata geçirilmiş.

Güçlü bir ses merkezi olarak çalışan BeoSound 5 Encore, nasıl saklanıyor olursa olsun, içeriği albüm, sanatçı, parça ya da en sevdiklerinize göre kullanışlı bir şekilde düzenlenmiş olarak ve anında çalmaya hazır durumda müziğinize erişim sağlıyor.

Internet radyosunun yanı sıra, BeoSound 5 Encore, bağlı bir sabit disk, bir NAS sunucusu, bilgisayar, USB bellek ya da taşınabilir bir cihaz gibi çok sayıda kaynağa göz atıp müzik çalabiliyor.

Kayıpsız ses kalitesi sağlayan müzik desteği, en sevdiğiniz parçaları tam keyfine vararak dinlemenizi sağlıyor.
 

 

 

Bang&Olufsen tarihinin en hızlı tükenen ürünü: BeoSound 8    

                     

iPad 2 ile de uyumlu olan nadir arayüz hoparlörlerinden biri konumundaki ürün, yüksek performansı ve ses kalitesi ile dikkat çekiyor. Şık tasarımı ile de ilgi gören model, dock hoparlör kullanıcılarının bütün ihtiyaçlarını karşılıyor. Boyutundan umulmayacak bir ses çıkışı sağlayan ürün, performans tutkunu kullanıcıların tercihlerinde ilk sıraları zorluyor.


Earphones’un yeni renkleri

                       

Kulaklık seçimi çoğu kez konforla ses kalitesi arasında bir tercih yapmayı gerektirir. Earphones ise benzersiz ses kalitesi ve rahatlığından hiç bir taviz vermeden kullanıcıya her ikisine de sunmayı hedefliyor. Her kulağın girinti çıkıntısına özel uyum sağlayan kulaklıklarla tüm sesler kaybolmadan kulağınıza ulaşıyor. Kauçuk ve anodize alüminyumdan özenle üretilen kulaklıkların tüm parçaları yukarı, aşağı, sağa, sola hareket ettirilerek kulağa en iyi uyum sağlanıyor. Kulaklığın içindeyse, Bang & Olufsen hoparlörlerinde bulunan pek çok akustik özellik mevcut. Tek fark bu özelliklerin çok küçültülerek üretilmesi.


Beolit 12’ye Red Dot Ödülü

Bang & Olufsen’in yeni markası B&O Play’in ilk ürünü Beolit 12, Red Dot Tasarım Ödülü’ne layık görüldü. Model, tasarımının yanı sıra sunduğu teknolojik özellikler ile de ön plana çıkıyor. Apple’ın AirPlay teknolojisine sahip Beolit 12 ile kablosuz bir ağa bağlıyken iPod, iPhone, iPad, Mac veya PC kullanarak müzik çalmak mümkün. Kesintisiz 8 saate kadar müzik çalabilme özelliği ile dikkat çeken ürün; 120 Watt'lık dijital D Sınıfı güç amplifikatör sistemi, iki adet 2 inçlik tweeter'ı ve bir 4 inçlik woofer'ı çalıştırarak orta büyüklükte bir odayı rahatlıkla dolduran güçlü bir ses performansı sağlıyor. Yeni sarı renginde açık gri renkli bir kabin, doğal alüminyum kapak, sarı hoparlör kumaşı ve doğal deri kayış, tasarımı tamamlıyor.

1103 gün..

"nedir bu?" diyecek olursanız, işte cevap:

"bugünden itibaren hostingin sona ermesine kadar kalan net süre, gün cinsinden!"

 

ha deyince geçiveriyor be, bakmayın orada öyle 1103 gün yazdığına.. örneğin ben öleli beri 1570 gün geçmiş!

evleneli beri: 220..

roger waters istanbul'a teşrif edeli: 2137..

 

kıymetini bilmek lazım.. 1103.. az kaldı..

 

1103 gün sonra.. bakacağız artık;)

 

wispy-detective