giriş için:

kullanıcı:
parola:

yazılar

yenile

ara

yazı :
yazar :
tarih :
takvim
takvim

Es de bre deli ruzigar!



Yıl 1853... Karadeniz, hala Osmanlı’nın iç denizi gibi görülüyordu. Lakin Kırım Savaşı sırasında  Rus donanması; Osmanlı donanmasının tamamına yakınını, tarihe Sinop Faciası olarak geçen Sinop baskınında sular altına gömdüğünde hem bu kanı ortadan kalkmış, hem de Karadeniz’deki ticaret durma noktasına gelmişti. Yüzyıllarca Karadeniz’in deli rüzgarlarını ardına alan Osmanlı yelkenlileri, manevra ve hız için artık rüzgara ihtiyaç duymayan Rus donanması karşısında çaresiz kalmış; gelişen teknoloji, doğanın gücü karşısında da bir zafer kazanmıştı.

Osmanlı donanması; büyüklüklerine göre Kadırgalar, Kalitalar, Kırlangıçlar, Firkateynler, Çekelve adıyla anılan ve kürekle yol alan çektiriler, Kalyonlar ve yine Kalyon sınıfında yer alan Balçalardan oluşuyordu. Ortalama bir kalyonun ağırlığı yaklaşık 3-4 ton arasında değişiyor, 70-80 arası ortalama top taşıma kapasiteleri bulunuyordu. Baş ve kıç toplarının menzilleri yüksek olmakla birlikte, yan toplar genelde menzil içi düşman gemileri ile aynı mesafede olduğundan, bordalayan gemiler arasında bir çeşit “önce indirme” savaşı başlıyordu. BU nedenle önemliydi baş ve kıç topları... İyi ve uzun menzilli isabetler, savaşın seyrini değiştiriyordu.

Yelkenlerin yerini motorlar almaya başlayınca, baş ve kıç toplarından açılan ateşten hızla kaçabilen, manevra yapabilen gemiler sardı Karadeniz’i ve göndere çekilen bayraklar Osmanlı’ya ait değildi. Sinop hezimetinin yegane sebebi olan üstün düşman teknolojisi, denizlerin kurtları olan Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa, Piri Reis, Mezamorta Hüseyin Paşa, Turgut Reis, Seyid-i Ali Reis, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Çengeloğlu Tahir Paşa, Ateş Mehmet Paşa gibi birçok efsane savaşçı yetiştirmiş Osmanlı donanmasını karanlık suların dibine göndermeyi başarmıştı.

Hal böyle olunca; Kalyonlara ve firkateynlere motor takılması fikri Osmanlı’da iyiden iyiye konuşulmaya başlanmış, sonunda İngiliz tersanelerinden Glasgow’da Kosova kalyonu ile Ertuğrul ve Hüdavendigar firkateynlerine ortalama 700 beygir gücünde motorlar takılmıştı. 1864 yılında ise Osmanlı donanmasına Osmaniye, Orhanize, Mahmudiye ve Aziziye adlarında ilk zırhlı fırkateynler katılıyordu. Çıkış noktaları yine İngiliz Glasgow tersaneleri idi...



O yıllarda denizlerde hakmiyeti kaybetmek, savaşı kaybetmek anlamına gelebiliyordu çoğu zaman... Sultan 2. Mahmud döneminde Navarin'de 20 Ekim 1827'de müttefik donanması tarafından batırılan ve elinde donanma namına pek varlık kalmayan Osmanlı donanması; başta İzmit, Gelibolu, Sinop ve İstanbul tersanelerindeki hummalı çalışmalarla, 3 yıl içinde 37 savaş gemisine ulaşmayı başarmıştı. Ama o yıllarda işte Osmanlı Rus savaşı devam ediyordu ve denizlerde hakimiyet kalmamıştı. 1828’de yaşanılan Varna ablukası da donanmasızlığın getirdiği bir sonuçtu.

Sultan 2. Mahmud’un bahriyenin önemini biliyor olması, o yıllarda Osmanlı için geçrekten şanstı. Zira emirleri veren tek kişinin Padişah olması, doğru zamanda doğru karar verebilecek tek kişi ile koca bir imparatorluğun kaderinin belirlenmesi anlamına geliyordu. İşte 2. Mahmud; 3 yıl içinde Osmanlı tersanelerine sıfırdan donanma inşa ettirmişti. Bu yeni donanmada 2 adet 3 ambarlı kalyon, 7 adet kapak, 12 fırkateyn, 14 korvet olmak üzere toplam 37 kıta büyük savaş gemisi vardı. Bu donanmanın Akdeniz'de gösterdiği ufak tefek birkaç başarılı harekatın ardından İstanbul'a gelişi, adeta bir bayram havası estirmişti.

Zaman içinde motorlu ve zırhlı birkaç gemi ile de desteklenen Osmanlı Donanması; kısa bir süre dengeyi sağlamayı başarmışsa da; ne yazık ki bu denge uzun sürmemişti.

Rüzgarı ardına alarak dalgaları yaran, direklerinde birçok yelkeni şişirerek düşmanını yakalayan, baş ve kıç topları ile döverek yaklaşan ya da uzaklaşan kurt gemicilerin devri kapanmış, Osmanlı Donanması’nın denize aşık Kaptan’ı Deryaları giderek çağın dışında kalmaya başlamıştı. Yaklaşan 1. Dünya savaşında Osmanlı Donanması’nın ne denli yetersiz kaldığı görülecekti ancak, iş işten geçmiş olacaktı.

İşte günlerdir güneyden ve güneybatıdan deli gibi esen, İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılmak için gereken gücü sergileyen lodos, bundan çok değil 300 yıl öncesine dek efsane kaptanların can yoldaşıyken, bugün balıkçıların “lodos balığı hasta eder” küçümsemesine dek indirgenmiş bir kimliğe geldi. Teknoloji ile doğanın savaşlarından birini teknoloji kazanmıştı ve acısını da Osmanlı çekmişti...





Paylaş
wispy-detective